Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Mustafa Haluk Saran
Mustafa Haluk Saran

Aganta Burina Burinata

Denizcilik terimi gibi durur; günü gelince içimizdeki kopuşun emridir.

 

Halıya Uzanmış, Sayfaları Çeviren Çocuk

Merhaba Dostlar;

Biliyor musunuz, benim kitap sevgim çok erken yaşlarda başladı. Daha okula bile başlamamıştım… Babam eve düzenli olarak Bütün Dünya, Resimli Bilgi, bazen de Hayat gibi dergiler getirirdi. O okurken ilginç bulduğu yerleri yüksek sesle paylaşır, ben de dikkatle dinlerdim. Daha sonra o dergiyi alır, halıya yüzükoyun uzanır, sayfaları çevirir, resimlere bakarak babamın anlattıklarıyla sayfalar arasında, zihnimde bağ kurmaya çalışırdım.

Hayatımızda tuhaf şeyler var. Kimi zaman bir kitabın adını, kapağını, hatta yazarını bile unuturuz; ama bir cümle kalır aklımızda… Ömür boyu kalır. İçinizde bir yerlerin kapısını aralık bırakır ve o kapı yıllar sonra, hiç beklemediğiniz bir anda yeniden açılıverir.

Trabzon Kışında Bir İsim: Halikarnas Balıkçısı

1974 sonbaharında üniversite eğitimime başlamak için Trabzon’a gitmiştim. İlk yarıyıl yurtta kaldım; ama siyasi olaylar ağır ağır artınca yurtların huzuru kaçtı. Ben de babamın çalıştığı kurumun misafirhanesinde küçücük bir odaya yerleştim. Genç yaşta başka bir şehirde, akşamları kendi sesine bile yabancı kalabiliyor insan. Hele bir de dışarısı soğuksa, içerisinde sığınacak bir şeyler arıyor.

Misafirhaneye bitişik lojmanda bazı akşamlar misafir olurdum. Ev ortamının sıcaklığını aratmayan sofralar kurulur, çaylar içilir, televizyona göz ucuyla bakılırdı. Bir akşam, sehpanın üzerindeki kitaplar dikkatimi çekti. Rastgele elime aldım; sayfaları çevirdim. Yazar adı, daha ilk anda bir “isim” olmaktan çıkıp bir “hava” gibi odanın içine yayıldı: Halikarnas Balıkçısı.

O kitabın adını bugün ne yazık ki hatırlayamıyorum ama okudukça yüreğimde hafiften hafiften yükselen bir sıcaklık hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Sanki deniz, hiç görmediğim bir yerden kalkıp gelmiş; soğuk Trabzon akşamımın ortasına oturmuştu.

Yıllar yılları kovaladı. Kaç yazlar, kaç kışlar geçti. Ne yağmurlar, ne karlar yağdı. Dondurucu soğuklar, kavurucu sıcaklar, çiçekler açtı, ekinler sarardı.

Hayat kendi ritmini dayattı; meslek hayatı, çalışma, teknik kitaplar…
Bir dönem mesleğim gereği teknik kitapların ağırlığına kapılıp edebiyattan uzak kaldım. Zaman bulamadım. Ama fark etmesek de akılda kalan bir şeyler var biz uzaklaşmış olsak da bizi uzaktan izleyen.
Bir gün, bir kitabevi standında Halikarnas Balıkçısı’nı yeniden gördüğümde, yıllar önceki o kış akşamının sıcaklığı bir anda canlanıverdi.

Ben, fark etmesem de, bir sohbetin içinde dümeni elime almaya doğru gidiyormuşum…

Kardak’tan Ege’ye, Ege’den Bir Soruya

Tarih 1996’nın ilk ayları
Her hafta sonu bir iki aile, akşamları birimizin evinde toplanırdık. Hani şu klasik ev oturmaları: çay demlenir, tabaklar gelir, bir yandan televizyon açık kalır; koltuklara yayılmışız, hararetli bir sohbet akar gider. Ortamda da genellikle iki tür insan olur: gevezeler ve sessizler.

Gevezeler… Onların cümlesi hiç bitmez. Hatta çoğu zaman cümle bile değildir; motor gibi çalışır. Biri daha nokta koymadan öbürü başlar, biri nefes almadan öbürü üstüne biner. Araya girmek isteseniz, “pardon” deseniz, yok… Araya girme ihtimaliniz, denizde iğneyle balina avlamak gibi bir şeydir.

Sessizler ise kenarda oturur; gülümser, dinler, çayını yudumlar. “Ben de bir şey söyleyeyim” diye aklından geçirse de fırsat gelmez.

Yine öyle bir Cumartesi akşamlarından birinde bizim evde toplanmıştık.
İşte ben o akşam, sessizler tarafında oturup durumu izleyenlerdendim.
Fakat bir farkla: Ben araya girememekten dolayı iyice hırslanmış, bir süredir okuyup okuyup geliyordum. İçimde biriken bir şeyler vardı. Sadece doğru dalganın gelmesini bekliyordum.

Derken sohbet, o günlerin taze meselesi olan Kardak Krizine geldi. Önce siyasi tarafı konuşuldu, sonra “Ege’de kim neyi ne kadar bilir?” kıvamına kaydı. Bir anda konu denize, denizciliğe, Ege’nin tarihine doğru dönmeye başlayınca içimden bir ses “hah!” dedi. İşte aradığım dalga geliyor.

Ama, gevezelerin arasına girebilmek ne mümkün. Önce derin bir nefes aldım, on saniyede yavaş yavaş verdim, sonra “öhö öhü” diye öksürür gibi yaptım… yetmedi… bir daha “öhööm” dedim hafif sertçe. Bir anda sustu herkes. Ben de yakaladığım o boşlukta araya girdim:

 “Bir dakika… Anlaşılan bu konu biraz derinleşecek gibi. O halde önce şu soruma bir cevap verin: ‘Aganta Burina Burinata’ ne demek?
Bir an için kaldılar, düşündüler.
Bilemediler.

Romanı bildiler tabii. Hatta o kendinden emin bakışlar da geldi: “Aman canım onu mu soruyorsun?” der gibi… Ama ben aynı soruyu, bu kez özellikle anlamını kastederek tekrar edince, iş değişti. Bir an durdular. Gülümsediler. Sonra… bilemediler.

İşte zihnimin bir köşesinde saklanmış olan o cümle sohbetin dümeni bir anda benim elime vermişti.

Deniz Genişleten, Kara Daraltan

Halikarnas Balıkçısı’nın romanı, bugünkü gösterişli hâlinden çok daha yalın bir Bodrum’un içinde akar. Ama asıl mesele mekân değil; denizin insana yaptıklarıdır. Çünkü bu romanda deniz, sadece su değil, bir çağrıdır. İnsanın içine yerleşen, bazen tatlı tatlı konuşan, bazen boğazına düğüm gibi oturan bir çağrı…

Bir tarafta kara insanı vardır: Toprağı bilen, düzeni seven, “yarın”ı hesaplayan, sakinliğe tutunan. Diğer tarafta deniz insanı: İçinde kıpır kıpır bir yer, bir huzursuzluk, bir yer değiştirme hâli taşır. Kara güven verir ama daraltır; deniz ürkütür ama genişletir. Roman, işte bu iki dünyanın arasına sıkışmış bir ruhun iç mücadelesini, adım adım büyüyen bir gerilimle anlatır.

Kahramanın içinde dışarıdan bakınca görünmeyen bir şeyler kaynar. İşte o akşam ben de bu hâlde idim. Ortamda konuşmalar üst üste binerken, ben ‘söz’ değil içimde biriken şeyi tutuyordum; tıpkı romandaki gibi, dışarıdan sakin görünen ama içeride basıncı artan bir şey…

Gündelik hayat sürer;
insanlar konuşur,
işler yapılır,
vakit geçer.
Fakat o, baktığı şeylerin içinde bile denizi görür: Taşta, toprakta, otta, odunda… Sanki her şey, ona aynı kapıyı işaret ediyordur. Bu hâl, bir “heves” değil; insanın kendi kendine bile itiraf etmekte zorlandığı bir zorunluluk hâlidir.

Gerilim yavaş yavaş yükselir. İçerideki basınç artar, dışarıdaki şartlar da artık üstüne üstüne gelmeye başlar. Bir noktadan sonra artık mesele “gitsem mi?” olmaktan çıkmış, “artık duramıyorum” hâline dönüşür. Romanın en güçlü tarafı da burasıdır: Deniz, kahramanı ikna etmez; onu adeta çekip alır. Kara, onu tutamaz; sıkıştırır. Sonunda bir an gelir…
İplerin koptuğunu hissedersiniz.

Kopuşun Emri

İşte tam burada romanın adının “süslü olsun” diye verilmediğini fark edersiniz. Bu bir başlık değil; bir düğmedir. Basılınca çalıştıran.

Zira denizin dili uzun uzun konuşmaz. Denizcilik dili, emirdir. Kısa. Net. Geri dönüşü olmayan. Bazen bir kelime, bir saniyedir. Bir saniye de bir ömür.

Aganta Burina Burinata” kulağa romantik gelen bir cümle olmaktan çıkar. Gelmemelidir de zaten. Bu cümlenin içinde şairlik değil; irade vardır. İçinde naz yok; karar vardır. İçinde “acaba” yok; kopuş var.

Ve o kopuş da, tatlı tatlı olmaz.
İçeride yıllardır biriken şeyler…
Karada sıkışmışlık…
İçinde içten içe kaynayan o deniz…
Üstüne hayatın yükü, gürültüsü, insanların sözleri…
Bir noktadan sonra artık “sabır” değil, düpedüz baskı olur. Basınç artar. Artar. Artar.

Sonra bir an gelir: içinizdeki şey, dümeni alır.
Siz düşünemezsiniz.
Hesap yapmaz, tartmazsınız.
Sadece…
yaparsınız.

Ve ağzınızdan bir cümle dökülür. Ama cümle gibi çıkmaz, komut gibi çıkar.
İnsanı karadan söküp denize fırlattığı o anın dilidir bu.
Gözü dönmüşlük dediğiniz şey de tam buradadır: ‘Ben artık duramam’ın denizcesi.

Aganta burina burinata!

Ve Dümenin Başında Ben…

Kimi zaman içimizde bir çağrı büyür. Önceleri sessizdir. Sonra rahatsız eder. En sonunda yön verir.
Bu roman bende öyle yaptı.
Denizin diliyle yazılmış bir cümle, içimdeki suskunluğu kaldırıverdi.
Klavyeye dokunduğum an, sanki dümenin başındaymışım gibi hissettim ve başladım yazmaya…

Yazı, o gün, benim için bir varış değil, bir seyre çıkış oldu.

Bir gün fark edersiniz; hep kaçtığınız şey, aslında sizi çağıran şeymiş.
Siz rüzgârı dışarıda sanırsınız;
Oysa o, içinizdeki yelkenleri çoktan doldurmuştur.

 

Kalın sağlıcakla.

Mustafa Haluk Saran

Mini Sözlük:

Gelelim kelimelere…

Aganta: İtalyanca kökenli bir denizcilik emri; laçka/hisa edilen bir halatın ya da zincirin kaçırılmaması, kısa süre elde tutulup bırakılmaması için verilen komut. Kısacası: “Sıkı tut, kaçırma!”

Burina / Burinata: Seren üzerinde, ana yelkenin üst kısmında yer alan küçük yelkenler (alt-üst küçük yelkenler olarak düşünün).

Seren: Yelkeni taşıyan yatay direk; rüzgârı almak için yelken seren üzerinden açılır, toplanır.

Aganta Burina Burinata: Ana yelkenle birlikte bu küçük yelkenleri de açmaya hazırlık için verilen komut… Rüzgârı “az” değil, tam güç almak üzere yapılan hamle.
Otomobil jargonunda ‘gaza yüklenmek’ ile anlamdaştır.

Not:
Denizcilik terimlerinin kullanımında yöreden yöreye nüanslar olabilir.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER