Afyon’un orta yerinde, lise binasının önünden geçerken bir şey gözüne çarptı: **Direkte dalgalanan yabancı bayrak… İngiliz bayrağı…**
Arif Bey bir an durdu. Sanki rüzgâr bile o bayrağı taşırken utanıyordu. Bayat’tan çıkıp cephe cephe dolaşmış, Bozkır’da isyan bastırmış, memleketin her köşesinde “Bu vatan sahipsiz değil” diye haykırmış bir adamın gözü, o renkli bez parçasına takılıp kaldı. Dudakları ince bir çizgi oldu. O an, Afyon’un üstüne çöken sessizliğin sebebini daha iyi anladı: Bu sadece bir işgal değildi; bu, **onurun direğe asılmasıydı.**
Yanında yürüyenler, onun yüzündeki değişimi görünce nefeslerini tuttu. Arif Bey başını çevirmeden, ama sesi kılıç gibi keskin çıkarak konuştu:
— **Kolbaşı Balaban!**
Balaban Çavuş, iri gövdeli, bileği kuvvetli bir askerdi. Omzunu dikleştirip öne çıktı.
— **Emret komutanım!**
Arif Bey, eliyle direği işaret etti. Parmaklarının ucunda bir titreme yoktu; titreyen, sadece Afyon’un içine düşen korkuydu.
— **Şu bayrak… İndir!**
Bu cümle, sokakta birden yankılandı. Bir dükkânın kepengi aralandı, bir kadın perdenin arkasından baktı, çocuklar susup kaldı. İnsanlar “Olur mu?” diye düşünürken Balaban Çavuş hiç düşünmedi. Çünkü asker, komutanının gözlerindeki kararı görmüştü: **Bu bayrak burada kalamazdı.**
Balaban Çavuş direğe yürüdü. Adımları taş zeminde tok tok vuruyordu. Kimi “Aman!” dedi içinden, kimi “Allah!”… Direğe sarıldı, ipi kavradı. Rüzgâr bayrağı şişirip daha da büyütüyor gibiydi; sanki gururla meydan okuyordu. Balaban bir hamlede düğümü çözdü. İp kaydı, bez ağır ağır inmeye başladı.
Ve o an… Afyon’un içindeki paslı kilit açıldı sanki.
Bayrak aşağı inerken, halkın göğsündeki yük de inmeye başladı. Kimse yüksek sesle bağırmadı; bağırmaya cesaret edemedi. Ama herkesin gözlerinde aynı cümle vardı: **“İşte, bu memleket hâlâ bizim…”**
Balaban Çavuş bayrağı avuçlayıp topladı. O bez parçası artık rüzgârda değil, yerdeydi. Arif Bey yürüdü, bayrağa baktı; sonra bir adım geri çekilip çevresindekilere döndü.
— **Bu şehirde Türk’ün üstünde başka bayrak dalgalanmaz,** dedi.
Sesi sakin ama sarsıcıydı. Yorgun değildi; yorgunluğu, öfkeye dönüşmüştü.
İşgal komutanına haber uçtu. Birkaç saat içinde kulaktan kulağa yayıldı: “Arif Bey bayrağı indirdi.” Şehirdeki herkes aynı soruyu sordu: “Şimdi ne olacak?”
Arif Bey o soruyu kendi kendine çoktan cevaplamıştı. Çünkü o, sadece bayrak indirmiyordu; **işgalin cesaretini** de indiriyordu.
Komutanlığa bir mesaj gitti: Arif Bey, işgal kuvvetlerine açıkça bildirdi; bu şehirde taşkınlık çıkarsa, dökülecek kandan kendileri sorumlu olacaktı. Afyon’un üzerine çöken korku, ilk defa yer değiştirdi: Korku artık halkın değil, **işgalcinin** yakasına yapıştı.
Akşam üstü, sokaklarda bir kıpırtı başladı. İnsanlar birbirine bakarken gözleri parladı. Bir ihtiyar, bastonuna dayanıp “Demek ki daha bitmedi…” dedi. Bir genç, yumruğunu sıkıp duvara vurdu. Ve bir kadın, sessizce dua etti: “Allah’ım, bu adamı koru.”
O günden sonra Afyon’da herkes şunu konuştu: “Bir bayrak indi, bir yürek kalktı.”
Arif Bey içinse mesele basitti…
O, Bayat’ın toprağından çıkmıştı; **bayrak yere düşmesin diye** ömrünü direk yapmış bir adamdı. Afyon’un o soğuk gününde yaptığı şey, kahramanlık masalı değildi; bir milletin en tabii hakkıydı:
**Kendi göğünde, kendi bayrağı.**

Rahmet, Minnet ile.. Ruhları Şad Olsun….
Sevgili Mustafa ARI’ya Teşekkürler…










YORUMLAR