İnsanlık tarihi, pek çok savaş ve çatışma ile şekillenmiş; bu savaşlar sadece toprak ve güç mücadelesi olmanın ötesinde, toplumların ruhunda derin yaralar açmış; sosyal, ekonomik ve psikolojik travmalar bırakmıştır.
Savaşların temel nedenleri her zaman basit bir güdüye indirgenemeyecek kadar karmaşık olsa da genellikle kaynak kıtlığı, ideolojik farklılıklar, siyasal iktidar mücadeleleri ve jeopolitik çıkar çatışmaları başta gelmektedir. Bu nedenlerin yarattığı travmalar ise nesiller boyu süren etkilerle toplumların kolektif hafızasında iz bırakır, sosyal yapıyı zedeler ve yeniden yapılanma süreçlerini güçleştirir.
Günümüzde, teknolojinin hızlı gelişimi hem savaşların doğasını değiştirmiş hem de günlük yaşamı kökten dönüştürmüştür. İletişimden ulaşıma, üretimden savunma sanayine kadar pek çok alanda yaşanan ilerlemeler, küresel düzeyde yeni dengelerin kurulmasına neden olmuştur.
Ancak bu ilerlemenin bir diğer yüzü, teknolojik gelişmelerin eşitsizlikleri derinleştirmesi ve ekonomik krizlerin tetikleyicisi haline gelmesidir. 21. yüzyılda yaşanan ekonomik dalgalanmalar, küreselleşmenin getirdiği kırılgan yapılarla birleşerek özellikle gelişmekte olan ülkelerde sosyal huzursuzluklara ve güvenlik endişelerinin artmasına yol açmıştır.
Günümüzde evrensel değerler ve insan hakları söylemleri giderek güvenlik kaygıları karşısında ikinci plana itilmekte, devletlerin öncelikleri vatandaşlarının ve sınırlarının korunmasına odaklanmaktadır. Bu anlayış değişimi, Amerika – Çin ilişkilerinde olduğu gibi uluslararası iş birliklerini zayıflatırken, devletler arası rekabetin daha sert bir şekilde yaşanmasına neden olmaktadır.
Güvenlik politikaları, göçmen krizleri ve terörle mücadele gibi alanlarda alınan tedbirler, bireysel özgürlükler ve demokratik değerler arasında hassas bir denge kurulmasını zorlaştırmaktadır.
Türkiye, bu küresel gelişmelerin tam ortasında hem jeopolitik konumu hem de ekonomik yapısı itibarıyla bu dönüşümlerin doğrudan etkilerini yaşayan bir ülke konumundadır. Bölgesel çatışmalar, mülteci akınları ve ekonomik belirsizlikler, Türkiye’nin iç ve dış politikalarında belirleyici unsurlar haline gelmiştir.
Türkiye, hızlı ekonomik büyüme ve kentleşme süreçleri yaşarken, ne yazık ki sosyoekonomik yapısında derin eşitsizlikler ve yoksulluk sorunları da gün yüzüne çıkmaktadır. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, toplumun geniş kesimlerinde yaşam kalitesini olumsuz etkilerken, yoksulluk sınırının altında yaşayan bireylerin sayısı da kritik seviyelere ulaşmıştır. Bu durum, sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır.
Yoksulluk, bireylerin temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı, sosyal dışlanma ve güçsüzlükle iç içe geçmiş bir olgudur. Türkiye’de gelir adaletsizliği, eğitim, sağlık, barınma gibi alanlarda fırsat eşitsizliğini artırmakta, toplumda sosyal hareketliliği kısıtlamakta ve bireylerin umutlarını kırmaktadır.
Günümüzde emeklilerin, işsizlerin, düşük ücretle çalışanların hali perişan. Son açıklanan emekli maaşlarıyla vatandaşın nasıl geçineceği kimsenin umurunda değil, sadece hamasi söylemler ve demeçlerin ötesine geçmiyor. Yoksulluk açıdan bakıldığında; bu mevcut durum ve gelir eşitsizliği, toplumsal dayanışma bağlarını zayıflatmakta, aile yapısını ve bireysel psikolojiyi olumsuz yönde etkilemektedir.
TV’lerin gündüz programlarında aile ilişkilerinin sergilendiğin olaylar ve göstergeler, toplumun nasıl bir travma içinde olduğunu göstermektedir.
Devlet ve çeşitli sivil toplum kuruluşları, yoksulluğu azaltmak ve gelir dağılımındaki uçurumu daraltmak amacıyla farklı sosyal politikalar ve yardımlar geliştirmeye çalışsa da geleceği kurgulayan bir eğitim politikası olmaması, tüm çabaları boşa çıkarmaktadır. Bu çabalar ve önlemler çoğu zaman kalıcı çözümler getirmekten uzak kalmakta, yoksulların yaşadığı çaresizlik ve dışlanmışlık hissi devam etmektedir. Sosyal yardım programlarının etkinliği, dağıtım adaleti ve sürdürülebilirlik açısından sorgulanmakta; ekonomik krizler, işsizlik ve enflasyon gibi yapısal sorunlar da sürecin önünde önemli engeller oluşturmaktadır.
Bu bağlamda, Türkiye’de yoksulluk ve gelir adaletsizliği sorunlarına yönelik sosyolojik yaklaşım, sadece ekonomik göstergelerle değil, bireylerin sosyal deneyimleri, umutları ve toplumsal aidiyet duyguları ekseninde de ele alınmalıdır.
Vatandaşların çaresizlik duygusunun azaltılması ve toplumun tüm kesimlerine eşit fırsatlar sunulması, uzun vadeli ve kapsayıcı politikalarla mümkün olacaktır.
Aynı zamanda teknolojik altyapısını güçlendirme ve ekonomik dayanıklılığını artırma yönünde atılan adımlar, ülkenin gelecekteki konumunu şekillendirmede kritik önem taşımaktadır. Türkiye hem küresel hem de bölgesel düzeyde artan güvenlik kaygılarıyla mücadele ederken, evrensel değerlere bağlılığını koruma ve toplumsal travmaları aşma çabası içinde olmalıdır. Dış müdahalelerden çok, kendi iç sorunlarıyla yoğunlaşmalı ve yüzleşmeli, yeni istikrarlı politikalar geliştirmelidir.
Bu gelişmelerin yarattığı sonuçlar ışığında; savaşların insanlık üzerindeki kalıcı etkilerinden, teknolojik gelişmelerin getirdiği fırsat ve risklere, ekonomik krizlerin yarattığı sosyo-politik dinamiklerden, güvenlik kaygılarının evrensel değerlerle olan çatışmasına ve Türkiye’nin bu karmaşık küresel atmosferdeki konumuna kadar geniş bir perspektifte değerlendirilmelidir.
Günümüz dünyasında barış, refah ve istikrarın sağlanması arzu edilen beklentilerdir. Bu çok katmanlı dinamik süreçlerin doğru anlaşılması ise, başta eğitim olmak üzere, demokratik değerler, etkin yönetim sistemi ve geleceği akıl, mantık ve bilim ekseninde şekillendirmekle mümkün olabileceği unutulmamalıdır.
Bedrettin Gündeş Sosyolog / Yazar









YORUMLAR