İYİ Parti Genel Başkanı Dervişoğlu, MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin “statü” çıkışına dair “İmralı’nın statüsü diye bir şey yoktur. İmralı, Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümranlık sahasında bulunan, üzerinde Türk bayrağı dalgalanan bir cezaevidir. Nokta” dedi. “Çok seviyorsan; eline bir rozet alıp İmralı’ya git ve Abdullah Öcalan’ın yakasına tak” diyerek Bahçeli’ye seslenen Dervişoğlu, “Ne söylerse söylesin ayağa kalkan bir seyircisi de var. Çok seviyorsan rozeti taktıktan sonra eş başkan olarak da yanına al. 57 senelik çınar Milliyetçi Hareket Partisi’nin adını da Halkların Hareket Partisi yaparsın” şeklinde konuştu. Mutlak butlan tartışmalarını hatırlatarak “Şantaj altında bu komisyon masasına oturan CHP’ye de seslenmek istiyorum” diyen Dervişoğlu, “Tutuklu yargılamanın olağan hale geldiği bir ülkede, en iyi ihtimalle tutuksuz yargılanması gerekenlerin, Öcalan denen insan müsveddesinden daha kötü muamele görmesi size garip gelmiyor mu?” diye sordu.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM grup toplantısında konuştu.

Terörsüz Türkiye adıyla yürütülen süreç kapsamında kurulan komisyonda tamamlanan ortak rapora değinen Dervişoğlu, “Yazılanların bir kısmı komik, bir kısmı ise trajiktir. Komiktir çünkü: Meclisi 23 Nisan törenlerinden ibaret gören, istişareyi ve yasama sürecini yıllar önce mülga eden Cumhur İttifakı, Meclis’in temsil kabiliyetini fark etmiştir(!) Buna da yeni ittifak ortaklarının, bizzat İmralı’nın projesi vesile olmuştur. Yine komiktir, zira aynı rapor; aylardır yapılan toplantılar, sergilenen mangal şovları ve kendinden çok emin açıklamalara rağmen örgütün silah bırakmadığını da itiraf etmektedir. Trajiktir çünkü ‘devlet projesi’ olarak tarifledikleri, çok ulvi amaçlar yükledikleri bu asrın projesine ‘katkı verenler’ için ekstra yasal koruma yani dokunulmazlık talep edilmektedir. Yine trajiktir çünkü; kelimelere takla attırarak, kavramları eğip bükerek bir yere varacaklarını zannediyorlar. Silahla bölemediklerini, zihinleri bölerek gerçekleştirmek istiyorlar. Yıldırmak, razı etmek istiyorlar. İlan ediyorum: Avuçlarını yalayacaklar” dedi.
“‘Suça sürüklenmiş masum teröristler mi’ diyecekseniz?”
Sözde ortak raporun tel tel döküldüğünü savunan Dervişoğlu, “Teröristin topluma adapte olup olmadığını, mutlu olup olmadığını; yürütme, kendi içinde bir mekanizma ile izleyip rapor edecekmiş! Her infaz indirimi ile sokaklara salınan katillerden; kadınları, çocukları, Cumhuriyet yurttaşlarını koruyamayan yürütme; bomba yapma, patlatma, dağda yaşama, silah kullanma eğitimi almış bu teröristleri; trafikte sürücü, evlerimizde komşu, belediyede memur yapacak sonra da izleyip raporlayacakmış. Ne diyeceksiniz mesela? Bunları nasıl tanımlayacaksınız? ‘Suça sürüklenmiş masum teröristler mi’ diyecekseniz? Bu memlekette 40 sene bölücü terör yaşanmış, kimse kardeşiyle teröristi karıştırmamış. Yaptığınız niye ihanettir biliyor musunuz? Siz, tam da bu kardeşlik duygusunu dinamitliyor, insanlık düşmanlarını Kürt’e temsilci diye atıyorsunuz! Ne halt ettiğinizi gerçekten düşündünüz mü? Böyle zehirli bir fikri, bu topraklara nasıl akıttınız? Hiç mi Allah korkunuz yok! Hiç mi vatan mefhumunuz yok! Hiç mi insan sevginiz yok! Sınırlardaki mayınları kaldırıp, vatandaşların arasına bu mayınları nasıl döşersiniz? Soruyorum: Bunu nasıl yaparsınız? Böyle bir ihanete nasıl sebep olabilirsiniz?” ifadelerini kullandı.
“İmralı’nın statüsü diye bir şey yoktur”
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, “İmralı’nın statüsü” çıkışına değinen Dervişoğlu, “Türk siyasetinin en büyük zaaflarından biri kavramları kaybetmesi, bilerek yok etmesidir. Bugün gelinen noktada, Bahçeli’nin açıklamaları üzerinden yeniden ısıtılan ‘İmralı’nın statüsü’ tartışması, sadece bir hukuk meselesi değil; bir egemenlik sorunudur. Ve bu tartışma masum değildir. İmralı’nın statüsü diye bir şey yoktur. İmralı, Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümranlık sahasında bulunan, üzerinde Türk bayrağı dalgalanan bir cezaevidir. Nokta. Statü; devletler için olur.
Statü kavramını İmralı ile yan yana getirmek, siyasi bir operasyon dilidir. Bu dil, geçmişte ‘çözüm süreci’ adı altında denendi, sonuçlarını bu millet kanıyla ödedi. Yine ‘kurucu önder’ ifadesi; dil sürçmesi değil, bir zihniyet beyanıdır. Bir terör örgütünün elebaşını, ima yoluyla dahi olsa ‘kurucu’, ‘önder’, ‘merkez’ gibi kavramlarla anmak; devletin kurucu iradesine hakarettir, şehitlere ihanettir, hukuka karşı işlenmiş bir suçtur” şeklinde konuştu.
“İmralı, bir siyasal adres değil Türk devletinin hükmünü icra ettiği bir kapalı alandır”

İmralı üzerinden yeni bir merkez inşa etmeye çalışan her yaklaşımın, ister istemez devletin kurucu felsefesini pazarlık konusu yapacağına işaret eden Dervişoğlu, “Bu, milliyetçilik değil; stratejik körlüktür. Devlet, terörle konuşmaz, hükmeder. Türkiye Cumhuriyeti Devleti; terörle müzakere eden bir yapı değildir. Teröristten ‘denge unsuru’ çıkaramaz. Cezaevlerini siyasal koordinat yapmaz. İmralı’nın adı geçtiği her yerde devlet kaybeder, terör kazanır. Çünkü terör, tam da bunu ister; sembolleşmek ister! İmralı diye diye; aslında terör örgütünün, onun cani başının ve mensuplarının emellerine hizmet ediyorlar. İmralı, bir siyasal adres değil Türk devletinin hükmünü icra ettiği bir kapalı alandır. Bu sınırı aşan her söz, kimden gelirse gelsin; yanlıştır, tehlikelidir ve tarih önünde sorumluluk doğurur. Devlet, kelimelerle yıkılmaz sanılır. Oysa devletler önce dilden düşer; kelimeler gevşediğinde kavramlar çözülür, meşruiyet aşınır, egemenlik tartışılır hâle gelir. Kimse o caniye yeni bir statü kazandırmaya kalkışmasın. Onun statüsü, ehli vatanın gözünde değişmez. O şeytan evladının ismi de cismi de bellidir. O canidir, emperyalizmin kölesi ve kuklasıdır, bebek katilidir, bölücü bir haindir ve Türkiye düşmanıdır” dedi.
“Çok seviyorsan yakasına rozet takıp eş başkan olarak yanına al”
Dervişoğlu, “Neymiş, bir sürece büyük katkılarda bulunmuş. O katkıların da karşılıksız bırakılmaması gerekliymiş. Bu yüzden bir statü kazandırılması icap ediyormuş. Kafaya bakın kafaya! Çok seviyorsan; eline bir rozet alıp İmralı’ya git ve Abdullah Öcalan’ın yakasına tak. Bir de gel bu grup salonuna, İYİ Partililer ben ne deyince ayağa kalıyor onu gör. Bunu neden söyledim biliyor musunuz? Ne söylerse söylesin ayağa kalkan bir seyircisi var. İnsan neler söylendiğine kulak kabartmaz mı? Bu ifadeler Türkiye’yi nereye götürür hiç düşünmez mi? Ne derse ayağa kalkıp alkışlıyorlar. Çok seviyorsan rozeti taktıktan sonra eş başkan olarak yanına al.
57 senelik çınar Milliyetçi Hareket Partisi’nin adını da Halkların Hareket Partisi yaparsın. Sonunda bu millet hem senden kurtulur hem de Abdullah Öcalan belasından” diye ekledi.
“Yeni bir çözüm süreci üzerinden anayasa değişikliğine hazırlanıyor”
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeni bir çözüm süreci üzerinden, bir anayasa değişikliğine hazırlandığını vurgulayan Dervişoğlu, “Bu sayede yeniden aday olabilecek ve mümkünse iktidarını istediği birisine devredebilmenin hem fiili hem de yasal çerçevesini oluşturabilecek. Gözümüzün önünde sergilenen müsamerenin, Erdoğan’ın iktidarını sürdürmesinden başka bir amacı yoktur. Ortaya atılan jeopolitik hikayelerin, demokratikleşme masallarının gizlemek istediği tek gerçek budur. Şunu aklımızda tutmamız lazım. Böyle bir iktidarın ne çözümcülüğü ne demokratlığı ne de milliyetçiliği samimi ya da hakiki olabilir. Sözlükten kafiye seçer gibi, dolaptan gömlek seçer gibi kendilerine kimlik buluyorlar. Bu iktidar için tek hakikat, kendini devam ettirmek ve hiçbir kanuna, kuruma hesap vermeden hiçbir devlet düsturuna uymadan kamu kaynaklarına sahip olmaktır. Onları dilediği gibi pay etmek ve sarayın etrafındaki hendeği sağlam tutmaktır. Bu uğurda istismar edemeyecekleri hiçbir değer, yıkmaktan imtina etmeyecekleri hiçbir cumhuriyet kurumu da yoktur. İktidarın bu telaşını, kendi meşrebince milliyetçiliğe veya demokratlığa yoranların ise tek beklentisi, önlerine düşecek kırıntılardan nasiplenebilmektir” dedi.
“Şantaj altında komisyon masasına oturan CHP’ye seslenmek istiyorum”

Mutlak butlan tartışmalarını hatırlatarak “Şantaj altında bu komisyon masasına oturan CHP’ye de seslenmek istiyorum” diyen Dervişoğlu, “Tutuklu yargılamanın olağan hale geldiği bir ülkede, en iyi ihtimalle tutuksuz yargılanması gerekenlerin, Öcalan denen insan müsveddesinden daha kötü muamele görmesi size garip gelmiyor mu? En fazla bakan imzasıyla icra edilebilecek onlarca adli ve idari işlemin, iktidarın umurunda bile olmaması size garip gelmiyor mu? Öcalan’ın çalışma şartları iyileştikçe, hapisteki muhalif siyasetçilerin koşullarının daha da kötüleşeceğini gerçekten anlamıyor musunuz? Öcalan rahatladıkça, bırakın muhalefeti, siyasetin imkansız hale geleceğini görmüyor musunuz?” diye sordu.
“Kora kor mücadele edebileceğim bir CHP istiyorum”
Türk milletinin bu iktidarı öyle ya da böyle değiştireceğinin altını çizen Dervişoğlu, “Emin olun ki, ben Türkiye’nin selameti için ‘bizim yolumuz doğrudur’ diye ‘kora kor mücadele edebileceğim’ bir CHP istiyorum. Kalkınma yollarının kavgasını vermek, orta direğin dertlerini biz daha iyi çözeriz demek istiyorum. Mücadele edebileceğimiz bir Türkiye inşa etmenin yolu ise hassasiyetlerde birleşmekten geçer. Devleti, devlet aklının iplerini çözmüşlerin elinden kurtarmaktan; Cumhuriyeti, onun ruhuyla kavga edenlerden kurtarmaktan; Türk milletini, Iraklaşmaktan, Lübnanlaşmaktan korumaktan geçer. Bu şantaja boyun eğmeyin! Buradan sesleniyorum: Kendi varlığınızı çok önemsemeyin. Varlığımız Türk varlığına armağan olsun diye yola çıkmışız! Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti, O’nun kurduğu partiden çok daha fazla önemsemenin vakti gelmiştir. Korkunun ecele faydası yoktur. Siz korkmayın ki, ecelin kendisi korksun. Siz korkmayın ki, kendisini Cumhuriyet’e cellat bellemiş olanlar korksun!” ifadelerini kullandı.
Dervişoğlu’nun konuşmasının tamamı şu şekilde:

Saygıdeğer milletvekilleri
Kıymetli konuklar ve basın mensupları
Hepiniz grup toplantımıza hoş geldiniz.
Konuşmama başlarken,
Balıkesir 9. Ana Jet Üssü Komutanlığı’ndan görev uçuşu için havalanan
F-16 tipi savaş uçağımızın düştüğünü,
Kahraman pilotumuzun şehit olduğunu üzüntüyle öğrendim.
Şehidinize Cenabı Hak’tan rahmet,
Kederli ailesi başta olmak üzere silah arkadaşlarına aziz milletimize
Baş sağlığı diliyorum.
İYİ Parti olarak, Ramazan ayı boyunca
Türkiye’nin her bölgesinde,
Her kesimden kardeşlerimizle buluşuyoruz.
İlk iftarımızı şehit Cem Dolapçı’nın ailesiyle birlikte yaptık.
Ardından Balıkesir’de ve Bursa’da hemşerilerimizle bir araya geldik.
Ankara’da da Sivas yurdunda kalan genç kardeşlerimizle orucumuzu açtık.
İftar sohbetlerinde açıkçası şükrettim.
Nimetin dışında, neye şükrettin derseniz, söyleyeyim:
Sabahtan akşama kadar, elde değnek,
Bilmedikleri konuları sözüm-ona yorumlayan,
Eli sopalı gündem mikserlerine inat;
Böylesine bir propagandaya rağmen,
Hakikatler örtülemiyor.
Türk milletinin haysiyet mücadelesi bitmiyor, bitirilemiyor.
Bilakis, daha da güçleniyor.
İşte buna şükrediyorum:
Gencinden yaşlısına,
Milletim her şeyin farkındadır.
Doğrudur,
Bazen, umutla çaresizlik arasında,
Bazense, cesaret ve yılgınlık arasında kalıyor…
Haklıdır, sonuna kadar haklıdır…
İki sorunun yanıtını ve çaresini arıyorlar.
Bir,
“Perişanız, bu ekonomi ne olacak?”
“Artık bıktık, ne zaman feraha ereceğiz?”
İki,
“Bu katilbaşı ve diğer teröristler,
Gerçekten aramızda mı dolaşacak?”
“Bu bayrağın şerefi ne olacak?”
Ezcümle, “Biz, nasıl ve niye bu hale düştük?” diye soruyorlar.
Onlara verdiğim cevabımı aynıyla
Ve ayrıntılarıyla paylaşayım.
Bu iki vaziyetin sebepleri aslında aynıdır:
Çünkü Türkiye,
Bir yanda açlıkla sınanıyor,
Diğer yanda korkuyla sindiriliyor.
Bu bilinçli bir siyasettir.
Yönetim sistemi de bu amaç doğrultusunda organize edilmiştir.
Vatandaşın,
Ölmeyecek kadar karnı doyuruluyor.
İsyan etmeyecek kadarı da,
İlçe binalarından mülakat odasına yollanıyor.
Bir kısım vatandaşa da kıyak geçilip,
Hasbelkader “işi” hallediliyor.
Tüm bunlar herkese, lütuf olarak bahşediliyor.
Parola belli:
“Biz olmazsak, bunu da bulamazsın!
Biz gidersek, hiçbir şey kalmaz.”
Asıl zihni-sinir makine ise, arkada işliyor:
Siyasetçi, gazeteci, işçi, işveren,
İtiraz eden ve edebilecek olan
Hatta bazen sadece işini yapan kim varsa,
Daha yargının bile konusu olmadan,
Ünlü ve ünsüz trollere linç ettiriliyor.
Gerekirse malına çökülüyor,
Gerekirse, can kaybı dahi bu yolda umursanmıyor.
Çünkü yapılanlar,
İbret-i alem için yapılıyor.
Arada sırada birini sindiriyorlar ki,
Yarın diğerleri kafasını kaldırmasın!
Bir partiye el sokup karıştırıyorlar ki,
Ne siyasetçi ne seçmen,
Türkiye’yi değiştirmek umuduna kapılmasın!
Bazen en zayıfa, bazen en kudretli durana yapıyorlar.
Gözlerini karartmışlar çünkü.
O kadar uzun zamandır aynı yolda gidiyorlar ki,
Durdukları an düşeceklerini biliyorlar.
Ezcümle olup biten aslında çok nettir:
Bunun adı, şantaj siyasetidir!
Bir zamanlar bunu vesayet odaklar yapıyordu.
Karşılığı: muhtıra veya darbeydi!
Şimdiki sivil versiyonu ise, bugün olduğu gibi, şantaj ve Silivri siyasetidir.
Çok bilinmeyenli tüm denklemlerin,
Ne olursa olsun,
Her zaman tek bir cevaba inebilmesi bundandır.
5 yaşındaki çocuğun bile,
Kolaylıkla yanıt vereceği,
Üzerinden çok sular akmış meselelerin,
Halen varmış gibi gösterilebilmesi de bundandır.
Bıkmadan tarihle kavga ediyor,
Milletin duasına karışıyor,
Günahına sevabına puan veriyorlar.
Basit bir çıkar çatışmasından,
Eskiden alıştığımız gibi,
Siyasi ya da ekonomik rekabetten bahsetmiyorum.
Bugün, tüm rekabet koşulları mülga edilmiştir.
O sebeple yaşanılanların neticesi,
Kazananlar ve kaybedenlerden ibaret değildir.
Her gün daha fazla vatandaş kaybediyor.
Her gün daha az kişi kazanıyorsa,
Bu yağmadır, talandır, işgaldir.
Yöneten, yönetilenin şerefiyle oynamaktadır.
O sebeple,
Vatandaşın ısrarla sorduğu
O haklı iki soruya, başka bir yanıt üretmek,
Başka bir çare bulmak zorundayız.
Bugüne kadar ürettiklerimizden başka bir cevaba muhtacız.
Ben arkadaşlarımla birlikte,
Buna o çareyi bulmak, o istenen cevabı üretmek için,
Her daim elimden gelenden fazlasını yapacağım.
Kapalı mı konuştum?
Daha mı açık konuşayım?
Peki!
Sözde Terörsüz Türkiye martavalı da böyle işlemiyor mu?
Söyleyin, böyle işlemiyor mu?
“Yine döndün dolaştın aynı konuya geldin?” diyeceksiniz.
Hayır, dolaşmadım, hep zaten en başından bu ya aynı konudayım.
“Müsavat Dervişoğlu, Türklük dedi!”
Dedim, çünkü Müsavat Dervişoğlu ve İYİ Partililer biliyor ki,
Cüzdanımız boşaltılırken
Sadece paramız değil, kimliğimiz de çalınıyor.
O kimlikte Türklük vardır, örf vardır, ahlak vardır, tarih vardır.
Cumhuriyetimiz vardır.
İnsanca yaşama haklarımız vardır.
Yani ikisi aslında tek bir meseledir:
Mesele, bu milletin haysiyetidir.
Dava, haysiyet davasıdır!
Hürriyet davasıdır.
İstiklal davasıdır.
Evet, korsan komisyonunun raporu,
Şüphesiz ki
Bu şantaj siyasetine boyun eğmenin rezil bir aşamasıdır.
“Aymazlığın, kötülüğün ve ihanetin” bir araya gelmesidir.
Yazılanların bir kısmı komik, bir kısmı ise trajiktir.
Komiktir çünkü:
Meclisi 23 Nisan törenlerinden ibaret gören,
İstişareyi ve yasama sürecini yıllar önce mülga eden Cumhur İttifakı,
Meclis’in temsil kabiliyetini fark etmiştir (!)
Buna da yeni ittifak ortaklarının,
Bizzat İmralı’nın projesi vesile olmuştur.
Yine komiktir, zira, aynı rapor,
Aylardır yapılan toplantılar, sergilenen mangal şovları ve
Kendinden çok emin açıklamalara rağmen,
örgütün silah bırakmadığını da itiraf etmektedir.
Trajiktir çünkü,
“Devlet projesi” olarak tarifledikleri,
Çok ulvi amaçlar yükledikleri,
Bu asrın projesine “katkı verenler” için
Ekstra yasal koruma yani dokunulmazlık talep edilmektedir.
Yine trajiktir çünkü,
Kelimelere takla attırarak, kavramları eğip bükerek,
Bir yere varacaklarını zannediyorlar.
Silahla bölemediklerini,
Zihinleri bölerek gerçekleştirmek istiyorlar.
Yıldırmak, razı etmek istiyorlar.
İlan ediyorum: Avuçlarını yalayacaklar!
Sözde ortak rapor, tel tel dökülüyor.
Teröristin, topluma adapte olup olmadığını,
Mutlu olup olmadığını,
Yürütme, kendi içinde bir mekanizma ile izleyip rapor edecekmiş!
Her infaz indirimi ile sokaklara salınan katillerden,
Kadınları, çocukları, Cumhuriyet yurttaşlarını koruyamayan yürütme;
Bomba yapma, patlatma, dağda yaşama, silah kullanma eğitimi almış bu teröristleri,
Trafikte sürücü, evlerimizde komşu, belediyede memur yapacak,
Sonra da izleyip raporlayacakmış.
Ne diyeceksiniz mesela?
Bunları nasıl tanımlayacaksınız?
“Suça sürüklenmiş masum teröristler mi” diyecekseniz?
Bu memlekette 40 sene bölücü terör yaşanmış,
Kimse kardeşiyle teröristi karıştırmamış.
Yaptığınız niye ihanettir, biliyor musunuz?
Siz, tam da bunu dinamitliyor,
İnsanlık düşmanlarını, Kürt’e temsilci diye atıyorsunuz!
Ne halt ettiğinizi gerçekten düşündünüz mü?
Böyle zehirli bir fikri, bu topraklara nasıl akıttınız?
Hiç mi Allah korkunuz yok!
Hiç mi vatan mefhumunuz yok!
Hiç mi insan sevginiz yok!
Sınırlardaki mayınları kaldırıp,
Vatandaşların arasına bu mayınları nasıl döşersiniz?
Soruyorum: Bunu nasıl yaparsınız?
Böyle bir ihanete nasıl sebep olabilirsiniz?
Ucu açık ifadelerle yapılmak istenen,
Öcalan canisinin yarım asırlık hülyalarına siyasette alan açma gayreti,
Ve Türk milletinin ordu ve emniyetiyle birlikte engellediği etnik bölücü projeyi,
Muhayyel devlet tasavvurlarına entegre etmek çabasıdır.
Bölge ateş çemberiymiş…
Sanki daha önce, bölgemizde İskandinavlar vardı da şimdi komşularımız değişti.
İran devrimi 1979’da oldu.
1980’de İran-Irak savaşı başladı.
1988’e kadar yanı başımızda o savaş vardı.
Bölücü terör belası, 1984’te hortladı.
1991’de Körfez Savaşı başladı.
Aynı yıl, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dağıldı.
2003’te Irak işgal edildi, 3’e bölündü.
2011’de Suriye iç savaşı başladı ve 14 sene sürdü.
Şimdi ne oldu da PKK’yı entegre etmek,
Öcalan’ı iktidar ortağı almak,
Türkiye’yi sinsi laf oyunlarıyla ulus devlet olmaktan çıkarmak istiyorsunuz?
Yerel yönetimler özerklik şartının içine başka neyi gizliyorsunuz?
Şimdiyse, hepsi kulağının üzerine yatmış durumda,
Ve hepsi, “Terörist affını Meclis’ten de çıkartalım,
Aman üzerimize kalmasın” derdindeler!
İşin geldiği noktaya bir bakar mısınız?
Sayın Bahçeli,
“Terörsüz Türkiye’ye hizmet eden İmralı’nın statü açığı nasıl kapatılacaktır?” diyerek,
Terörist dostuna statü aramaktadır.
Türk siyasetinin en büyük zaaflarından biri kavramları kaybetmesi, bilerek yok etmesidir.
Bugün gelinen noktada,
Bahçeli’nin açıklamaları üzerinden yeniden ısıtılan “İmralı’nın statüsü” tartışması,
Sadece bir hukuk meselesi değil; bir egemenlik sorunudur.
Ve bu tartışma masum değildir.
İmralı’nın statüsü diye bir şey yoktur.
İmralı, Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümranlık sahasında bulunan, üzerinde Türk bayrağı dalgalanan bir cezaevidir. Nokta.
Statü; devletler için olur,
Statü kavramını İmralı ile yan yana getirmek, siyasi bir operasyon dilidir.
Bu dil, geçmişte “çözüm süreci” adı altında denendi, sonuçlarını bu millet kanıyla ödedi.
Yine “kurucu önder” ifadesi; dil sürçmesi değil, bir zihniyet beyanıdır.
Bir terör örgütünün elebaşını, ima yoluyla dahi olsa “kurucu”, “önder”, “merkez” gibi kavramlarla anmak;
-Devletin kurucu iradesine hakarettir.
-Şehitlere ihanettir.
-Hukuka karşı işlenmiş bir suçtur.
Abdullah Öcalan, Türk hukukuna göre ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsüdür.
Ne siyasal özne olabilir ne müzakere tarafı ne de sembolik bir adres.
Onu “İmralı” kelimesiyle birlikte siyasal bir kategoriye taşımak,
Terörü mekânlaştırmak, mekânı da meşrulaştırmaktır.
Milliyetçilik, devletin dilini bulandırmaz.
Milliyetçilik;
-Devleti tartıştırmaz.
-Egemenliği muğlaklaştırmaz.
-Terörle arasına mesafe koymakla yetinmez, onu siyasal alanın dışına iter.
Bugün yapılan ise bunun tersidir.
“Devlet aklı” denilerek, devletin dili aşındırılmaktadır.
İmralı üzerinden yeni bir merkez inşa etmeye çalışan her yaklaşım,
İster istemez devletin kurucu felsefesini pazarlık konusu yapar.
Bu, milliyetçilik değil; stratejik körlüktür.
Devlet, terörle konuşmaz, hükmeder
Türkiye Cumhuriyeti Devleti;
-Terörle müzakere eden bir yapı değildir.
-Teröristten “denge unsuru” çıkaramaz.
-Cezaevlerini siyasal koordinat yapmaz.
İmralı’nın adı geçtiği her yerde devlet kaybeder, terör kazanır.
Çünkü terör, tam da bunu ister;
Sembolleşmek ister!
İmralı diye diye;
Aslında terör örgütünün, onun cani başının ve mensuplarının
Emellerine hizmet ediyorlar.
İmralı, bir siyasal adres değil,
Türk devletinin hükmünü icra ettiği bir kapalı alandır.
Bu sınırı aşan her söz, kimden gelirse gelsin;
-Yanlıştır.
-Tehlikelidir.
-Ve tarih önünde sorumluluk doğurur.
Devlet, kelimelerle yıkılmaz sanılır.
Oysa devletler, önce dilden düşer;
Kelimeler gevşediğinde kavramlar çözülür, meşruiyet aşınır, egemenlik tartışılır hâle gelir.
Kimse o caniye yeni bir statü kazandırmaya kalkışmasın.
Onun statüsü, ehli vatanın gözünde değişmez.
O şeytan evladının ismi de cismi de bellidir.
O canidir,
Emperyalizmin kölesi ve kuklasıdır,
Bebek katilidir,
Bölücü bir haindir ve Türkiye düşmanıdır!
Neymiş, bir sürece büyük katkılarda bulunmuş.
O katkıların da karşılıksız bırakılmaması gerekliymiş.
Bu yüzden bir statü kazandırılması icap ediyormuş.
Kafaya bakın kafaya!
Çok seviyorsan; eline bir rozet alıp İmralı’ya git ve Abdullah Öcalan’ın yakasına tak.
Bir de gel bu grup salonuna,
Ben ne deyince İYİ Partililer ayağa kalıyor onu gör.
Bunu neden söyledim biliyor musunuz?
Ne söylerse söylesin ayağa kalkan bir seyircisi var.
İnsan neler söylendiğine kulak kabartmaz mı?
Bu ifadeler Türkiye’yi nereye götürür hiç düşünmez mi?
Ne derse ayağa kalkıp alkışlıyorlar.
Çok seviyorsan rozeti taktıktan sonra eş başkan olarak yanına al.
57 senelik çınar Milliyetçi Hareket Partisi’nin adını da Halkların Hareket Partisi yaparsın.
Sonunda bu millet hem senden kurtulur hem de Abdullah Öcalan belasından.
Evet, Terörsüz Türkiye!
O sözde kılıf,
Yoksul Türkiye’nin, işsiz Türkiye’nin, borçlu Türkiye’nin
Güvensiz, tedbirsiz ve adaletsiz Türkiye’nin bahanesi.
Ama en önemlisi çok etkili bir aracıdır, enstrümanıdır…
Daha önce defalarca kabından çıkarıldı, aynı notalara basıldı.
Her seferinde de
Kendi ikballeri için müspet sonuçlar aldılar.
Her seferinde Cumhuriyet devleti geriledi,
Her seferinde kurallar delindi, kanunlar çiğnendi.
Ama her seferinde daha cüretkar daha ileri kazanımlar elde ettiler.
Ne demek istediğimi,
Yakın geçmişimizle hatırlatacağım.
Bugün 25. senesine yaklaşan AK Parti iktidarı ve Erdoğan,
Varlığını çözüm süreci başlığıyla topluma sunduğu projelere borçludur.
Önce 2009’da bu mesele gündeme gelmişti hatırlarsanız.
Amaç çok belliydi:
2010 senesinde yapılacak referandum,
AK Parti’nin orduyu ve yargıyı tasfiye edebilmesi için son derece önemliydi.
Ve bu aşamada o zamanki etnikçi partinin bu anayasa değişikliğine
Hayır dememesi gerekiyordu.
Kimse de dememeliydi,
Çünkü güya darbecileri yargılayacaktı Türkiye!
Ayrıca, sivil siyaseti sindiremeyen vesayet odakları da vardı.
Pek güzel ve ulvi bir amaçtı.
Oysa iktidar için konu başkaydı.
Anayasa Mahkemesi’nin ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısını değiştireceklerdi.
Neticede bu referandum kabul edildi,
Yargı bürokrasisi, önce FETÖ’cülerin ardından da Erdoğan’ın kontrolüne geçti.
Yani 2009 süreci Erdoğan için amacına ulaştı ve yargıyı ele geçirmesine yardımcı oldu.
Keza, 2010 referandumundan sonra süreç tekrar rafa kaldırıldı.
İsmi Oslo süreci idi.
Ne zamana kadar?
Erdoğan, başkanlık sistemine geçmeye karar verene kadar.
2013 yılında süreç yeniden raftan indirildi.
Erdoğan, Öcalan’ı muhatap almadığını anlatmak için
Pek uğraştı, pek didindi.
Kabul etti, reddetti, eder gibi yaptı.
“Devlet projesi” dedi, “millet projesi” dedi.
Bir kurmayını doğrulattı, birine yalanlattı.
Davullar zurnalar eşliğinde,
Bölük bölük akil insan seferber edildi,
Yine Türklük, yine anadil, yine üniter yapı pazarı açıldı.
Ve sonunda,
Çözüm sürecinin ilerlemesi için
Kendisinin daha fazla yetkiye ihtiyacı olduğunu söyledi.
“400 milletvekili verin, bu iş huzur içinde çözülsün” dedi.
Yani amacı,
Çözüm süreci üzerinden bir anayasa değişikliğiyle,
Parlamentoyu fiilen ortadan kaldırmak
Ve kendi iktidarını daha da güçlendirmekti.
7 Haziran seçimlerinde bunun olmayacağı anlaşıldı.
PKK, Suriye’deki kazanımlarına odaklanıp,
Türkiye’yi gözden çıkarınca bu iş birliği bozuldu.
Ve çözüm süreci bu sefer buzdolabına kondu.
İsmi, “demokratik açılım” süreciydi.
Ardından ne oldu biliyor musunuz?
Yıllarca ne istiyorlarsa verdiği eski ortağı,
2010 referandumu ve Ergenekon davaları sayesinde
TSK’da ve yargıda eşbaşkan seviyesine erişince,
Darbe yapabileceğini zannedecek kadar gözü döndü.
2015 senesine Öcalan ile müzakere ederek giren demokrat Erdoğan,
Uğradığı hayal kırıklığından sonra, Bahçeli’ye yanaştı.
Ve seneyi milliyetçi Erdoğan olarak tamamladı.
Erdoğan, Öcalan ile yapamadığı anayasa değişikliğini,
Bu sefer Bahçeli ile yaptı.
Bahçeli de Erdoğan’a ihtiyacı olan bütün kapıları açtı.
2017 senesinde, başkanlık sistemi bir referandum ile kabul edildi.
Üstelik öyle konforlu bir alanda konumlandılar ki,
Erdoğan ve Bahçeli’ye itiraz eden herkese “terörist” deme hakkını da tekellerine aldılar.
Bugün, sol liberallerin yere göğe sığdıramadığı Bahçeli,
Çok değil daha 2 sene önce,
Anayasa Mahkemesi’nin dahi kapatılmasını savunuyor,
Muhalefet partilerini beka tehdidi olarak ilan ediyordu.
Arada elbette daha nice böyle hadiseler var.
Ama Türkiye, yine aynı yerde, bir başka eşikte,
Yine aynı bahanelerle, aynı sözlerle, aynı kişilerin aynı kavalı çalmasını dinliyor.
Şimdi de yine raftan inen yeni bir çözüm süreci var önümüzde.
Yani yine bir anayasa değişikliği.
AKP’nin son 15 senedir, çözüm sürecini kurcalayarak iktidar kurma
ve gücünü tahkim etme stratejisinden farklı başka bir durum yok karşımızda.
İktidarını devam ettirmek için hiçbir ilkeye sahip olmayan,
Kimi zaman ölü evi yascısı,
Kimi zaman düğün evi defçisi olan Erdoğan,
Şimdi de yeni bir çözüm süreci üzerinden, bir anayasa değişikliğine hazırlanıyor.
Bu sayede yeniden aday olabilecek,
Ve mümkünse iktidarını istediği birisine devredebilmenin
Hem fiili hem de yasal çerçevesini oluşturabilecek.
Gözümüzün önünde sergilenen müsamerenin tek amacı budur.
Ortaya atılan jeopolitik hikayelerin,
Demokratikleşme masallarının gizlemek istediği tek gerçek budur.
Şunu aklımızda tutmamız lazım.
Böyle bir iktidarın ne çözümcülüğü ne demokratlığı
Ne de milliyetçiliği samimi ya da hakiki olabilir.
Sözlükten kafiye seçer gibi,
Dolaptan gömlek seçer gibi
Kendilerine kimlik buluyorlar.
Bu iktidar için tek hakikat, kendini devam ettirmek
Ve hiçbir kanuna, kuruma hesap vermeden,
Hiçbir devlet düsturuna uymadan,
Kamu kaynaklarına sahip olmaktır.
Onları dilediği gibi pay etmek,
ve sarayın etrafındaki hendeği sağlam tutmaktır.
Bu uğurda istismar edemeyecekleri hiçbir değer,
Yıkmaktan imtina etmeyecekleri hiçbir cumhuriyet kurumu da yoktur.
İktidarın bu telaşını, kendi meşrebince
Milliyetçiliğe veya demokratlığa yoranların ise tek beklentisi,
Önlerine düşecek kırıntılardan nasiplenebilmektir.
Bugün kılcal damarlarına kadar iktidara bağımlı olmuş
ve Erdoğan’ın himmetleri sayesinde adeta uyuşmuş,
Bunun ilanihaye devam etmesini isteyen
Bahçeli ve yakın çevresindeki bir avuç insanın derdi budur.
Belediyelerini geri almak, kamu kaynaklarına kavuşmak,
ve partilerini finanse eden bir kısım müteahhitlere, tüccarlara,
kamu ihalelerinin kapısını açmak isteyen Bakırhan ve arkadaşlarının derdi de budur.
Kiralanan, 3-5 Cumhuriyet karşıtı sol liberal aydın ise
Erdoğan ile yeniden aynı uçağa binmek,
Ve iktidar makamlarınca “adam yerine konmanın” heyecanı dışında
Hiçbir motivasyona sahip değildir.
Sözün özü,
AKP ile DEM Parti arasındaki aşk ve nefret ilişkisini anlamadan,
Yıllardır süregiden bu müstehcen ilişkiyi anlamlandırmak mümkün olmaz.
Bugün 3. defa iki partinin arasında pazarlık yürütülebiliyorsa,
Asıl sebep, Cumhuriyet devletine besledikleri ortak kindir.
Birisi için reklam arası, diğer için asırlık zulümdür Cumhuriyet!
İki zihniyet de bu yolda muzaffer olmak için şekilden şekle girerler.
Bir gün papaz elbisesi giyer de karşınıza çıkarsa şaşırmayın.
Ve son tahlilde, birbirlerini en kritik anlarda destekler,
Birbirlerine suni teneffüsle hayat verirler.
Bu aşk tarihseldir.
Her kavuşmalarında, bunu meşru kılmak için
Yüksek bütçeli sahnelere ve yardımcı rollere ihtiyaç duyarlar.
Bugün Meclis’in itibarını kirleten korsan komisyonun amacı tam olarak işte budur.
Gelmek istediğim yer şurasıdır:
Bildiğiniz üzere, CHP’nin komisyondaki varlığını sıkça eleştiriyorum.
Bu eleştirilerimin arkasında iki saik yatar.
Birincisi,
Buraya kadar anlattığım aktörlerin hiçbiri,
“Ben Milli Mücadele’de kuruldum, kurucum da Atatürk’tür” zaten demiyor.
Cumhuriyet ve O’nun ilkeleriyle açık kavga veriyorlar.
Onlar Türkiye olmayan bir Türkiye istiyor.
Türk milleti yerine, beynelmilel bir güruh arzuluyorlar.
Birisi muhafazakar ve mütedeyyin bir lügatle kendisine 21.yüzyıl saltanat rejimi;
Diğeri de bu saltanat içerisinde kendisine bölgesel imtiyaz sistemi istiyor.
Ki biz buna özerklik diyoruz…
Siz isterseniz buna daha afilli isimler bulabilirsiniz.
İmralı’daki teröristbaşına “umut hakkı” diye el uzatıldığından beri,
Ve devamında komisyonun her kritik aşamasından önce,
Yandaş medya gazetecileri tarafından ortaya atılan
“mutlak butlan” kulislerinin maksatlı olduğunu görmüyor musunuz?
Kısaca, CHP yönetiminin, komisyonda kalmaları için
Ağır bir şantaj altında olduğunu söylüyorum.
Evet, ağır bir kuşatma altındalar, ağır bir şantaj altındalar.
DEM ve MHP’ye havuç,
CHP’ye sopa gösterilerek devam eden,
Erdoğan’ın istediği anayasa değişikliğiyle sonuçlanacak olan
bir sürecin tam ortasındayız.
Bu bir çözüm süreci değil, geçiş sürecidir.
İlk 3 maddenin,
- veya 66. maddeler gibi meselelerin ötesinde,
Daha hayati bir meseleden, bahsediyorum.
Cumhuriyet’in de demokrasinin de DNA’sından bahsediyorum.
Halkı toplayıp, seçime çağırdığınız adam,
Seçimle değişmek istemiyorum diye bağırıyor.
Ve siz ona meşruiyet sağlıyorsunuz.
Bu süreci ifşa etmemiz gerekiyor.
İfşalayarak karşı çıkmamız gerekiyor.
Buradan, bu vesileyle, şantaj altında
bu komisyon masasına oturan CHP’ye de seslenmek istiyorum.
Tutuklu yargılamanın olağan hale geldiği bir ülkede,
En iyi ihtimalle tutuksuz yargılanması gerekenlerin,
Öcalan denen insan müsveddesinden daha kötü muamele görmesi,
Size garip gelmiyor mu?
En fazla bakan imzasıyla icra edilebilecek onlarca adli ve idari işlemin,
İktidarın umurunda bile olmaması size garip gelmiyor mu?
Öcalan’ın çalışma şartları iyileştikçe,
Hapisteki muhalif siyasetçilerin koşullarının daha da kötüleşeceğini,
Gerçekten anlamıyor musunuz?
Öcalan rahatladıkça, bırakın muhalefeti,
Siyasetin imkansız hale geleceğini görmüyor musunuz?
Cumhuriyet Halk Partisi’nin,
Sembolik önemi belki kendisinden de büyüktür.
Bunu biliyorum da,
Cumhuriyet olmaktan çıkartılmış,
Sultancıl bir rejime teslim olmuş,
Yurttaşlık yerine kulluğun,
Millet yerine toplulukların,
Hukuk yerine de emir ve biatın tek geçer akçe olduğu bir Türkiye’de,
Yalnızca Cumhuriyet Halk Partisi’ni ayakta tutmaya çalışmanın,
Başkalarının hassasiyetlerini görmezden gelmenin,
Cumhuriyet’e faydası ne olacaktır, onu bilmiyorum!
Bu şantaja boyun eğmeyin.
Toplum nezdinde meşruluğu olmayan siyasetçilerin,
Kayyum olma hayallerine de böyle meydan okuyun.
Türk milleti bu iktidarı öyle ya da böyle değiştirecektir.
Emin olun ki,
Ben Türkiye’nin selameti için,
“Bizim yolumuz doğrudur” diye
“Kora kor mücadele edebileceğim” bir CHP istiyorum.
Kalkınma yollarının kavgasını vermek,
Orta direğin dertlerini biz daha iyi çözeriz demek istiyorum.
Mücadele edebileceğimiz bir Türkiye inşa etmenin yolu ise,
Hassasiyetlerde birleşmekten geçer.
Devleti, devlet aklının iplerini çözmüşlerin elinden kurtarmaktan,
Cumhuriyeti, onun ruhuyla kavga edenlerden kurtarmaktan,
Türk milletini, Iraklaşmaktan, Lübnanlaşmaktan korumaktan geçer.
Bu şantaja boyun eğmeyin!
Buradan sesleniyorum:
Kendi varlığınızı çok önemsemeyin.
Varlığımız Türk varlığına armağan olsun diye yola çıkmışız!
Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti,
O’nun kurduğu partiden çok daha fazla önemsemenin vakti gelmiştir.
Korkunun ecele faydası yoktur,
Siz korkmayın ki, ecelin kendisi korksun.
Siz korkmayın ki,
Kendisini Cumhuriyet’e cellat bellemiş olanlar korksun!
Kıymetli dava ve yol arkadaşlarım;
Siyaset süreçleri şantajla işliyor da,
Hiçbir şekilde milletin cebine, sofrasına yansımayan
O rakamsal büyüme hikayeleri de böyle işlemiyor mu?
8 yıldır iktidar,
Kendi semirttiği küçücük bir azınlığı ihya etti.
Bu hepimizin gözleri önünde oldu.
O plastik varaklı sarayın,
Naylon ekabirleri dışında,
Kimsenin yüzünün gülmemesi tesadüf müdür?
Bugün burada bir milletin gasp edilen haklarını,
Elinden alınan ekmeğini ve karartılan geleceğini
“Geri alma iradesini” beyan ediyoruz.
Türkiye’yi,
İçine hapsolduğu bu karanlık tünelden çıkarmaya,
Rasyonel ve onurlu bir geleceği kurmaya geliyoruz.
Bunun için, milletimize beş sözümüz var.
Bir,
Ekonomiyi düzeltme bahanesiyle
Vatandaşın sofrasındaki ekmeği küçülten anlayışı reddediyoruz.
Bizim yolumuzda,
“Fedakârlık sırası millette” diyenlere geçit yok.
Enflasyonu düşürmek adına esnafın tepesine binmek yok.
Çiftçinin traktörüne kilit vurmak yok.
Sanayicinin, KOBİ’nin, üretenin önünü sonuna kadar açmak var.
Üç-beş imtiyazlı çıkar lobisinin kazandığı düzeni yıkıp,
86 milyonu ihya etmek var.
Piyasayı parselleyen tekellerin saltanatını bitirmek var.
Fiyatları, üretimin gücüyle aşağı çekmek,
Vergide adaleti tesis ederek, orta direğin sırtındaki yükü kaldırmak var.
Yani önceliklerimiz var.
Çökmüş orta direğin, Türkiye için merkez bir siyaset anlayışıyla,
Ayağa kaldırılması gerekmektedir.
İki,
Gençlerimizi dünyadan koparan,
Bu ülkeyi kapalı devre bir sisteme çevirmek isteyen,
Vizyonsuzluğa karşı mukavemet var!
Booking’i engelleyen, PayPal’ı kapatan,
Vatandaşın dünyayla bağını koparan
Tüm yasakları tarihe gömmek var.
Yasakların yerini alan tam ve kamil hürriyet var.
Türk gençlerine dünya pazarında büyüyecekleri yolları açmak, engelleri kaldırmak var.
İş yapmak, değer üretmek isteyene, engel çıkarmayı bırakıp,
Girişimcinin önündeki formel ve enformel barikatları tek tek yıkmak var.
Üç,
Programımızın özünde,
Kemeri hep vatandaşın sıktığı o çıkmaz sokaktan çıkmak var!
Vatandaş ekmek kuyruğunda beklerken, binlerce korumalı konvoylarla gezenlerin,
Bir yetecekken, yüz araçla yapılan işleri bitirmek var.
Yolsuzluğa tolerans yok.
Yetimin hakkına el uzatanın, tepesine binmek var.
Kamu İhale Kanunu’nu,
Kamu ihya kanunu olmaktan çıkarmak var.
Devlete yük olan,
Hiçbir katma değer üretmeyen lüzumsuz makamları ve kurumları
Derhâl ortadan kaldırmak var.
İYİ Parti’nin hedefinde vatandaşlar devlet arasına kurulmuş duvarı yıkmak var.
Devletle milleti kucaklaştırmak var.
Dört,
Vatandaşı kendine muhtaç eden,
Seçim zamanı poşet dağıtarak oy devşiren,
Ramazan’da bile onu yemek masalarına layık görmeyen,
Bu aşağılayıcı düzeni yerle bir etmek var.
Emekliye zam ve ikramiye yoluyla hakaret yok,
Emeklinin geri almak üzere senelerce devlete ödediği primi,
Ona hakkıyla iade etmek var.
Sosyal yardımları, parti lütfu olmaktan çıkarıp,
Devletin vatandaşına olan anayasal borcunu hakkıyla ödemesi var.
Ülkenin demokrasi seviyesini,
Eli kanlı katillere merhamet beslemekle,
Onları entegre edecek uçuk meselelerle ölçmek yok!
Demokrasiyi, öncelikle devletin işe alma yöntemine entegre etmek var.
Ankara’da dayı aranmayan bir sınav sistemi kurmak var.
Beş,
Felaket geldikten sonra helallik isteyen ahlaksızlığa daha fazla izin yok!
Felaket gelmeden önlem alan,
Vatandaşının canını koruyan bir aklı tesis etmek var.
Deprem vergisini çarçur etmemek var.
O kaynakları doğrudan güvenli şehirlere harcamak var.
Şehirleri, birbirinin kopyası olan,
Ruhsuz, geleneksiz, 1+1 betonlarla doldurmak yok!
Anadolu’yu yeniden ekonomik bir merkez hâline getiren,
Anadolu’ya yeniden yerleşen bir seferberlik var.
Hem pilavı hem de planı gözeten bir kalkınma anlayışı var.
Gıda krizinden siber saldırılara kadar,
Her türlü küresel tehlikeyi okuyan,
Ve bunu, gizli off-shore hesaplarının selameti için değil,
Türk milletinin ortak selameti için hamleler yapan bir iktidar var.
Biz; bu toprakları
Yoksulluğun ve adaletsizliğin pençesinden çekip alacağız.
Bunun sözünü Türk milletine veriyoruz.
Üretimin bereketini, liyakatin onurunu,
Hürriyetin güvenini her bir hanemize
Sarsılmaz bir mühür gibi vuracağız.
İşte o zaman davamız menziline varacak!
O dava, haysiyet davası!
Ne idiysek, o kalacağız,
Ne olacaksak, o olacağız.
Bu mukaddes vatanda,
Büyük ve müreffeh Türkiye’yi biz birlikte kuracağız.
Bu inanç ve düşünceyle sözlerime son verirken,
Yarın 34. yılını anacağımız Hocalı katliamında hayatlarını kaybeden aziz şehitlerimizi,
Rahmet ve minnetle yad ediyor,
Hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.
Sağolun, var olun, Allah’a emanet olun…

