Finans dünyasının ne zaman yeni bir skandalı patlak verse manşetlerde aynı tanıdık hikşeyle karşılaşırız: Kısa sürede yüksek kazanç vaatleri, ışıltılı kapıların arkasında dönen gizemli pazarlıklar ve günün sonunda kapıda biriken çaresiz yüzler… Oysa bu hikâyelerin hiçbirisi aslında yeni değil; sadece aktörlerin isimleri, kullanılan yöntemler ve vaat edilen rakamların boyutu değişiyor, senaryo ise asırlardır aynı kalıyor.
İnsan doğası; rasyonel aklın ve mantık sınırlarının kabul edemeyeceği vaatlere inanmayı, şaşırtıcı bir şekilde sürdürüyor.
Gelirsizliklerin arttığı, paranın değerini korumanın zorlaştığı dönemlerde özel sistemler ya da kestirme imkânlarla bir anda sınıf atlama düşüncesi, en tecrübeli ve birikimli zihinleri dahi etkisi altına alabiliyor. Kısa yoldan zengin olma arzusu, ne yazık ki ortak aklı ve sağduyuyu kolayca rafa kaldırabiliyor.
Ancak ortadaki tabloyu sadece bireysel bir basiretsizlik ya da finansal okuryazarlık eksikliği olarak okumak eksik olur. Asıl mesele; kurumların, yasaların ve kuralların yerini kişisel ilişkilere, tanıdık referanslarına ve yaratılan vitrine dayalı bir “güven mekanizmasının” almasıdır.
Şeffaflığın olmadığı, denetimin baypas edildiği ve kulaktan kulağa fısıltılarla yürütülen her yapı, ne kadar parlak isimlerle süslenirse süslensin günün sonunda çökmeye mahkûm birer kâğıttan kuledir. İçi boş bir illüzyonun sürdürülebilir bir finansal modele dönüştüğü, tarih boyunca hiç görülmemiştir.
Son yaşananlar bir kez daha ve acı bir tecrübeyle gösterdi ki finansal dünyada mucizelere yer yoktur. Bir yatırım “gerçek olamayacak kadar iyi” bir getiri vaat ediyorsa, orada durup düşünmek gerekir.
Riskin ve denetimin olmadığı yerde yüksek kazanç aramak, fırtınalı denizde pusulasız yol almaya benzer.
Toplum olarak hem kurumsal şeffaflığın hayatiyetini hem de bedava öğle yemeği olmadığını içselleştirmediğimiz sürece aktörler değişecek, ama bu trajik manşetler gazete sayfalarında yer bulmaya devam edecektir.
















YORUMLAR