Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Işık Teoman
Işık Teoman

Geçmişin Sokak Sesleri…

Geçmişin Sokak Sesleri…

Işık Teoman

Eski zamanlarda sokak sokak dolaşan, dükkân önlerinde ya da evlerin avlularında devasa yayları ve tokmaklarıyla pamuk kabartan hallaçlar, unutulmaya yüz tutmuş geleneksel zanaatlarımızın en karakteristik simgelerindendi. Yatakları, yorganları ve yastıkları yeniden hayata döndüren bu ustalar, teknolojiyle birlikte yaşamımızdan sessizce çekilip gittiler.

blank

Bizim evde de kış hazırlıkları denildiğinde akla ilk gelenlerden biri, hallaçların gelişiydi. Evimizin salonu oldukça büyüktü. Annem, kışın kullanılacak ne kadar yatak, yorgan ve yastık varsa hepsinin içindeki pamukları çıkarır, hallaçların yolunu gözlerdi.

Hallaç sabah erkenden gelir, evde kim varsa dışarı çıkmasını isterdi. Çünkü yayını ve tokmağını çalıştırmaya başladığında göz gözü görmezdi. Ortalığı kaplayan pamuk tozundan korunmak için ağzını ve burnunu kapatır, yalnızca gözlerini açıkta bırakırdı.

Sonra o tanıdık sesler başlardı: Tak tak, tın tın…

blank

Hallaç, gün boyunca çıkardığı ritmik seslerle adeta kendine özgü bir müzik sunardı. Yıllar içinde birbirine dolanmış, sıkışıp kalmış pamuklar, ustanın maharetli ellerinde yeniden kabarır, tel tel ayrılırdı. Bir zamanlar yumuşacık olan pamuklar, kullanıla kullanıla sertleşmiş, topaklanmış hâllerinden kurtulur; yeniden eski hacmine ve yumuşaklığına kavuşurdu.

Ancak hallaç gittikten sonra evde asıl telaş başlardı. Annem, anneannem ve komşuların da yardımıyla yorganlar, yataklar ve yastıklar özenle yeniden doldurulurdu. İğneler, iplikler, kumaşlar ve pamuklar arasında geçen uzun saatlerin sonunda her şey tamamlanır, evimiz kışa hazır hâle gelirdi.

Bu gelenek yıllarca sürdü. Her kış öncesinde tekrarlanan bu hazırlıklar, yalnızca evin ihtiyaçlarını karşılamaktan ibaret değildi. Aynı zamanda komşuluğun, dayanışmanın, el emeğinin ve birlikte üretmenin de bir parçasıydı. Bugün geriye dönüp baktığımda, o günlerin yalnızca pamuk kokusunu ve hallaçların ritmik seslerini değil, aynı zamanda ailece ve komşularla paylaşılan sıcaklığı da özlüyorum.

blank

Zaman değişti, teknoloji gelişti, üretim yöntemleri farklılaştı. Pamuk, tekstil sektöründeki yerini bütünüyle kaybetmese de özellikle yatak, yorgan ve yastık üretiminde sentetik elyafların yaygınlaşmasıyla eski kullanım alışkanlıkları büyük ölçüde değişti. Hallaçlık da bu dönüşümden nasibini aldı. Bir zamanlar sokaklarımızın tanıdık yüzleri olan bu ustalar, mesleklerini sürdürecek koşulların giderek ortadan kalkmasıyla hayatımızdan çekildi.

Hallaçlar yalnız değildi elbette. Seyyar bileyciler, kalaycılar ve daha nice zanaatkâr, teknolojinin ve değişen yaşam biçimlerinin karşısında zamanla mesleklerini sürdüremez hâle geldi. Bir zamanlar sokaklarımızın sesini, kokusunu ve ritmini oluşturan bu insanlar, yalnızca birer mesleğin temsilcisi değildi; aynı zamanda kültürel mirasımızın yaşayan parçalarıydı.

Bugün onların yokluğunda, kaybettiğimizin yalnızca bazı meslekler olmadığını daha iyi anlıyoruz. Ustalığı, sabrı, el emeğini, komşuluk ilişkilerini ve gündelik hayatın kendine özgü ritmini de yavaş yavaş yitiriyoruz.

Belki de bu yüzden, belleğimizde hâlâ yankılanan o sesleri unutmamak gerekiyor:

Tak tak, tın tın…

Hallaçların sesi artık sokaklarımızda duyulmuyor. Ama çocukluğumuzun bir köşesinde, kış hazırlıklarının telaşında ve geçmişin sıcak hatıralarında yaşamaya devam ediyor.

“Kalaycı Geldi!” Sesleriyle Canlanan Eski Mahalleler

blank

Eski günlerde sokaklarda yankılanan “Kalaycı geldi!” sesleri, mahalle yaşamının unutulmaz anılarından biriydi. Sokak sokak, mahalle mahalle dolaşan seyyar kalaycılar; mutfakların vazgeçilmezi olan bakır tencereleri, sahanları, tavaları ve kazanları yeniden parlatırdı. Özellikle ilkbahar aylarında ya da ihtiyaç duyuldukça mahallelere gelen kalaycılar, uygun bir köşede tezgâhlarını kurar veya evlerden kararmış bakır kapları toplayarak onları yeniden kullanıma hazır hâle getirirdi.

Bakır Eşyalar Hem Dayanıklı Hem de Değerliydi

Geçmişte hemen her evin mutfağında bakır kap kacak bulunurdu. Yemek pişirmede ve sunumda yaygın olarak kullanılan bakır eşyalar, zamanla kararıp yıprandığında kalaylanarak yenilenirdi. Böylece hem kullanım ömürleri uzar hem de yeniden ışıl ışıl bir görünüme kavuşurlardı. Bakır eşyalar yalnızca mutfakların değil, geleneklerin de önemli bir parçasıydı. Özellikle sünnet düğünlerinde davetlilerin getirdiği hediyeler arasında bakır tencereler, tavalar ve tabaklar önemli bir yer tutardı. O yıllarda bu hediyeler, hem evlerin ihtiyaçlarını karşılayan hem de uzun yıllar kullanılabilen değerli armağanlardı.

Teknolojiye Yenik Düşen Bir Zanaat

blank

Zamanla paslanmaz çelik, yapışmaz kaplamalı mutfak gereçleri ve plastik ürünlerin yaygınlaşmasıyla seyyar kalaycılık da eski önemini yitirdi. Bir zamanlar mahallelerin tanıdık seslerinden biri olan kalaycıların çekiç sesleri ve bakır kapları parlatan ustalıkları, giderek geçmişin anıları arasında yerini aldı. Bugün sayıları giderek azalan kalaycı ustaları, geleneksel zanaatlarını yaşatmaya çalışıyor. Onların hikâyeleri ise yalnızca bir mesleğin değil, komşuluk ilişkilerinin, eski mahalle kültürünün ve geçmişten bugüne uzanan yaşam alışkanlıklarının da izlerini taşıyor. Bir zamanlar “Kalaycı geldi!” sesleriyle hareketlenen sokaklar artık sessiz. Geriye, bakır kapların parıltısında saklı anılar ve unutulmaya yüz tutmuş bir mesleğin özlemi kaldı.

Sokakların Unutulmaya Yüz Tutmuş Ustaları: Seyyar Bileyiciler

blank

“Bileyciii! Bıçak, makas bileyen!”

Bu sesin ardından mahalle aralarında bir hareketlilik başlardı. Evlerde çekmecelere kaldırılmış, keskinliğini yitirmiş bıçaklar, satırlar ve makaslar birer birer ortaya çıkarılırdı. Seyyar bileyiciler, yalnızca körelmiş mutfak gereçlerini keskinleştiren ustalar değil, aynı zamanda mahalle kültürünün ve eski sokak yaşamının da ayrılmaz bir parçasıydı.

Kimi sırtında taşıdığı bileme çarkıyla, kimi iki tekerlekli küçük arabasıyla sokak sokak dolaşırdı. Ustasının elinde dönen çark, metalin metale sürtünmesiyle ince bir ses çıkarır, bıçağın taşa değdiği anda kıvılcımlar havada uçuşurdu. Özellikle çocuklar, o kıvılcımları hayranlıkla izler; ustanın işini bitirmesini sabırla beklerdi.

Bileyicilik, dikkat, el becerisi ve deneyim isteyen bir meslekti. Usta, bıçağın ağzını göz kararıyla kontrol eder, çarkın açısını ustalıkla ayarlar, körelmiş bir aleti yeniden keskinleştirirdi. Birkaç dakikalık çalışmanın ardından teslim edilen bıçak, mutfaktaki eski görevine dönmeye hazır hâle gelirdi.O yıllarda Ayvalık sokakları yalnızca insanların gelip geçtiği yerler değildi. Her sesin, her çağrının, her zanaatkârın kendine özgü bir yeri vardı. Bileyicinin nidası, kalaycının sesi, hallaçların tokmaç darbeleri ve eskicilerin çağrıları, mahalle hayatının gündelik ezgisini oluştururdu.

Zaman değişti. Hazır tüketim alışkanlıkları yaygınlaştı, eski eşyaların tamir edilerek yıllarca kullanılması giderek azaldı. Bir zamanlar evlerin kapısını çalan seyyar ustalar, yavaş yavaş sokaklardan çekildi. Onların yerini modern araçlar ve yeni alışkanlıklar aldı. Bugün birçoğumuz için o sesler, çocukluğumuzun uzak bir köşesinde saklı kalan hatıralardan ibaret. Ancak belleğimizde yalnızca bir meslek değil, komşuluğun, paylaşmanın ve sokağın insanı bir araya getiren sıcaklığının izleri de yaşıyor.

blank

Belki de bu yüzden, geçmişin sokaklarını hatırladığımızda yalnızca eski evleri, taş kaldırımları ve ahşap kapıları anımsamıyoruz. Uzaklardan duyulan bir ustanın sesini, merakla etrafına toplanan çocukları ve kapı önlerinde birbirine seslenen komşuları da özlüyoruz.

Peki, sizin mahallenizde hangi sesler yankılanırdı? Bileyicilerden sonra kalaycılar mı geçerdi sokaktan, yoksa pamuk atan hallaçların tokmaç sesleri mi duyulurdu? Belki de macuncu, bozacı, yoğurtçu ya da eskici çağrısıyla gelirdi mahallenize.

Anlatın, birlikte hatırlayalım. Çünkü geçmişin sokak sesleri, yalnızca eski bir dönemin değil, hepimizin ortak belleğinin de bir parçası.

Sokak aralarında “Yoğurtçuuuu!” diye bağıran seyyar yoğurtçular gezerdi. 

blank

Yoğurtçular, iki ucunda iplerle asılı büyük bakır veya alüminyum tepsiler bulunan uzun bir ahşap askıyı omuzlarında taşır, dengede yürürlerdi. Tepsilerin içinde genellikle manda veya koyun sütünden yapılmış, üzeri kalın kaymaklı, bıçakla kesilecek kadar katı ve lezzetli yoğurtlar olurdu. Kadınlar pencere veya kapı önüne çıkar, yoğurtçuyu çağırır ve kendi kaplarını (genelde tencere veya emaye kaplar) uzatarak taze yoğurt alırlardı. Süpermarketlerin ve paketli gıdaların hayatımıza girmesiyle bu gelenek ne yazık ki tamamen yok oldu.

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER