Anadolu’da asker uğurlamanın eski bir âdeti vardır: Oğlunu cepheye gönderen ana, giderayak onun eline kına yakar. Kına, kurbanlığa da yakılır. Ana bunu bilir. Oğlunun avucuna kınayı sürerken onu vatana adadığını, belki bir daha göremeyeceğini bilir. Çanakkale’ye giden nice Mehmetçik o kınalı ellerle gitti; bu yüzden onlara “kınalı kuzular” denir.
Çoğu geri dönmedi. Geride, kapı eşiğinde yol gözleyen analar kaldı. O analar bu milletin namusu, şehitlerin emanetçisiydi. Onların sözü, en büyük komutanın sözünden önce gelirdi. Bunu en iyi bilenlerden biri de Çanakkale’de o kınalı kuzuların başında savaşan Mustafa Kemal’di. O’nun Anzak analarına seslendiği, bugün Arıburnu’ndaki anıtta yazılı duran sözler, bu topraklara düşman olarak gelip ölen askerlerin analarına şöyle der: “Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır… Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.” Bir düşünün. Cumhuriyet’in kurucusu, Türk ordularının Başkomutanı, kendi askerine kurşun sıkmaya gelen düşman askerinin anasına bile şefkatle eğiliyor.
Çünkü acının milliyeti yoktur ve evladını toprağa vermiş bir ananın önünde devlet ancak başını eğer. Aradan neredeyse bir asır geçti. Şimdi aynı devletin Milli Savunma Bakanı, kendi şehidinin anasını mahkemeye veriyor. Pakize Akbaba, oğlu Namık Ayhan Akbaba’yı bu vatana şehit vermiş bir ana. Yıllardır Şehit Anaları Derneği’nin başında, şehit ailelerinin sesi. Geçen yıl kasımda, Azerbaycan-Gürcistan sınırında düşen askeri kargo uçağında şehit olan askerlerimiz için Ankara’da düzenlenen törende, Bakan Yaşar Güler’e İmralı sürecine itirazını haykırdı: “Bizim çocuklarımızın katilini affedemezsiniz!”
Basına yansıyan görüntülerde Bakan’ın ona parmak sallayarak “Hadsizlik yapma, sen şehit anasısın o kadar” dediği aktarıldı. “O kadar…” Bir şehit töreninde, bir şehit anasına söylenen bu iki kelime, bu ülkede söylenebilecek en ağır sözlerden biridir. Şehit anası olmak “o kadar” değildir. Bu topraklarda ondan büyük bir sıfat yoktur. Bakanlık koltuğu gelir geçer; şehit analığı, ana öldükten sonra bile sürer. Ama hikâye orada bitmedi. Bakan Güler’in şikâyeti üzerine Pakize Akbaba hakkında hakaret iddiasıyla dava açıldı. İstanbul Anadolu 80. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşma 12 Ocak 2027’de. Pakize Ana’ya giden davetiyede, gelmezse zorla getirileceği yazıyor. Biliyorum, bu her sanığa yazılan matbu bir cümledir.
Ama o cümlenin bir şehit anasının kapısına kadar ulaşmış olması, nereye geldiğimizin özetidir. Şerhim şudur: Birincisi, siyasetçi eleştiriye katlanmak zorundadır. Bunu söyleyen bizzat Anayasa Mahkemesi’dir: Siyasetçilere yönelik eleştirilerin kabul edilebilir sınırları, diğer kişilere yönelik eleştiri sınırından daha geniştir. Siyasetçi her sözünü ve eylemini bilerek halkın denetimine açar ve bu nedenle daha geniş hoşgörü göstermek zorundadır. Mahkeme aynı kararda, düşünceler açıklanırken kullanılan ifadelerin sert olmasının doğal karşılanması gerektiğini de vurgular (AYM, Bekir Coşkun, B. No: 2014/12151, 4/6/2015). Sert, kırıcı, hatta rahatsız edici sözler de ifade özgürlüğünün korumasındadır (Anayasa m.26). Bir şehit anasının, evladının katiliyle uzlaşılmasına itirazı ise yalnızca bir ifade değildir; bu ülkede dile getirilebilecek en meşru itirazdır.
İkincisi, ortada bir hadsizlik varsa, adresi bellidir. Hadsizlik, bir şehit töreninde bir ananın yüzüne parmak sallamaktır. Hadsizlik, evladını vatan için toprağa vermiş bir kadına “o kadar” demektir. Hadsizlik, o kadını sözleri yüzünden hâkimin karşısına göndermektir. Bir bakan bir şehit anasının sesinden bu kadar rahatsızsa, sorun ananın sesinde değil, bakanın kulağındadır. Üçüncüsü, bu ilk de değil. Pakize Akbaba, 2017’deki bir konuşması nedeniyle “Cumhurbaşkanına hakaret”ten yargılandı, dört yıl hapsi istendi. 2019’daki duruşmada şikâyetçi tarafın avukatı “Dilekçeyi sehven göndermişiz, şikâyetçi değiliz” dedi; mahkeme beraat kararı verdi. “Sehven” açılan bir dava yüzünden bir şehit anası mahkeme kapısında bekletildi. Görünen o ki ders alan olmadı. Yaşar Güler, bu ülkenin Genelkurmay Başkanlığını yapmış bir asker. Kaç şehit töreninde kaç ananın elini tutup başsağlığı diledi, bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var: Bir komutanın bir şehit anasına karşı kazanabileceği hiçbir dava yoktur. Mahkeme ne karar verirse versin, bu davayı Bakan çoktan kaybetmiştir. Bu dava Pakize Akbaba’ya değil, bu ülkenin bütün şehit analarına açılmıştır. Eline kına yakıp oğlunu cepheye gönderen her anaya, oğlunun bayrağa sarılı tabutunun başında bekleyen her kadına açılmıştır. Sayın Bakan’dan beklenen, bir hukuk tartışması kazanmak değil, bir şehit anasının önünde eğilmektir.
Şikâyetinden vazgeçtiğini açıklamalı ve Pakize Ana’dan özür dilemelidir. Şehit anasının yeri mahkeme kapısı değil, bu milletin baş tacıdır. Onu oradan indirmeye de kimsenin gücü yetmez. Pakize Ana o mahkeme kapısından yalnız girmeyecek. 12 Ocak 2027 günü saat 13.50’de, Kartal’daki İstanbul Anadolu Adliyesi’nde, 80. Asliye Ceza Mahkemesi’nin duruşma salonunda ben de onun yanında olacağım. Bu ülkenin bütün vatansever yurttaşlarını, şehitlerinin hatırasına sahip çıkan herkesi o gün orada olmaya davet ediyorum. O duruşmaya gelin, gelin ki o salon, bir şehit anasını yalnız bırakmayan bir milletin salonu olsun. Ben bu davanın altına imza atmıyorum. Şehit anasının, Pakize Ana’nın yanındayım ve şerh düşüyorum!

