Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Aleyna Semercioğlu
Aleyna Semercioğlu

Anksiyete Bozukluklarında Kaçınma Döngüsü

Anksiyete bozukluklarında en sık karşılaşılan örüntülerden biri, kaygı uyandıran durumlardan uzak durma eğilimidir. Bu oldukça insani bir tepkidir. Zihnimiz ve bedenimiz bizi zorlayan bir deneyimden korumaya çalışır. Bu nedenle kişi, kaygı yaratacağını düşündüğü ortamları, konuşmaları, sorumlulukları ya da ihtimalleri ertelemeye başlar.

Kısa vadede bu uzaklaşma bir rahatlama hissi yaratabilir. Ancak beynimiz bu süreci farklı bir biçimde kaydeder. Kaçınma davranışı, zihne şu mesajı verir: “Bu durum gerçekten tehlikeliydi.” Böylece kaçınılan her deneyim, olduğundan daha riskli bir içerik kazanır. Bir sonraki karşılaşmada kaygı daha erken ve daha yoğun ortaya çıkabilir. Zamanla yalnızca durumdan değil, o duruma dair düşünceden bile kaçınılmaya başlanır. Bu noktada anksiyete bir kısır döngüye girer; kişi bir durumla karşılaşır, kaygı hisseder, kaygıyı azaltmak için kaçınır, geçici bir rahatlama yaşar ancak bu kaçınma davranışı tehdit algısını daha da artırarak bir sonraki karşılaşmada kaygının daha güçlü ortaya çıkmasına zemin hazırlar.

Kaygı aslında doğası gereği koruyucu bir mekanizmadır. Tehlike anında bizi harekete geçirir. Ancak anksiyete bozukluklarında bu alarm sistemi fazlasıyla hassaslaşır. Gerçekçi bir risk olmasa bile tehdit algısı oluşabilir. Kaçınma ise bu hassas alarmın doğruluğunu pekiştirir.

Buradaki temel yanılgı şudur: “Karşılaşmazsam sorun ortadan kalkar.”
Oysa karşılaşmamak, sorunu ortadan kaldırmaz; yalnızca erteler ve zihinsel olarak büyütür. Çünkü insan zihni belirsizliği tolere etmekte zorlanır. Belirsizlik arttıkça felaket senaryoları güçlenir. Deneyimlenmeyen her durum, zihinde kontrol edilemez bir tehdit haline gelebilir.

Oysa beyin öğrenen bir organdır. Tehlikeyi öğrendiği gibi güvenliği de öğrenebilir. Kaygı duyulan durumlarla kontrollü ve kademeli biçimde temas etmek, sinir sistemine yeni bir veri sunar. Bu deneyim, “Bu durumla baş edebiliyorum” bilgisini oluşturur. İlk temaslarda zorlanma olabilir; ancak kaçmadan kalabilmek, beynin alarm sistemini yeniden ayarlamasına yardımcı olur.

Psikoterapi bu süreci bilimsel ve yapılandırılmış bir zeminde ele alır. Kaygıyı tetikleyen otomatik düşünceler fark edilir, tehdit algısının gerçeklik payı değerlendirilir ve bedensel tepkiler anlamlandırılır. Kişi, zihninde oluşan “ya olursa” senaryolarını mutlak gerçeklik olarak görmek yerine, olasılık olarak değerlendirmeyi öğrenir. Aynı zamanda kaçınma davranışlarının kaygıyı nasıl sürdürdüğünü fark eder.

Kademeli ve rehberli yüzleşmelerle beyin yeni kayıtlar oluşturur. Böylece yalnızca belirtiler azalmaz; kişinin öz-yeterlilik algısı da güçlenir. Kaygı tamamen yok olmayabilir, ancak yönetilebilir hale gelir. Asıl değişim, kaygının varlığının tehdit olarak algılanmamasıdır.

Kaygı çoğu zaman somut bir nesneye bağlı değildir. Bazen yalnızca zihinde canlanan bir ihtimal bile alarm sistemini harekete geçirebilir. Bu nedenle kaçınma davranışı, görünmeyen bir tehdidi daha da görünmez kılar; fakat aynı zamanda daha güçlü hale getirir.

Unutmamak gerekir ki kaygı tek başına zarar vermez. Zararlı olan, kaygının verdiği alarmı sorgulamadan kabul etmektir. Psikoterapi ise bu alarmı susturmaktan çok, ayarını yeniden düzenlemeyi hedefler. Özetle; kaçınma anksiyeteyi beslerken, yüzleşme beynin yeniden öğrenmesini sağlar. İyileşme, kaygının yokluğunda değil; kaygıyla birlikte hareket edebilme kapasitesinde saklıdır.

Aleyna SEMERCİOĞLU & 13.02.2026

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER