Sınır koymak çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sertlik, mesafe koymak ya da birini hayatımızdan çıkarmak gibi algılanır. Oysa psikolojik açıdan sınır, ilişkileri zayıflatan değil; sağlıklı hale getiren bir mekanizmadır. Sınır, “Buraya kadar ve bu şekilde” diyebilmektir. Kişinin kendi ihtiyaçlarını, duygularını ve değerlerini fark etmesi ve bunları koruma sorumluluğunu almasıdır.
Birçok kişi için sınır koymak kolay değildir. Çünkü sınır, çoğu zaman reddedilme korkusunu tetikler. “Hayır dersem kırılır”, “Yanlış anlar”, “Beni bencil sanır” gibi düşünceler zihinde hızla belirir. Özellikle onay alarak var olmayı öğrenmiş bireyler için sınır koymak, ilişkiyi riske atmak gibi algılanabilir. Beyin sosyal dışlanmayı gerçek bir tehdit gibi kodlayabildiği için kişi, kendi ihtiyacını geri plana atarak ilişkiyi korumaya çalışır. Kısa vadede bu strateji işe yarıyor gibi görünse de uzun vadede içsel birikim başlar: öfke, kırgınlık ve tükenmişlik.
Çocukluk deneyimleri de sınır koyma kapasitemizi önemli ölçüde etkiler. Duygularının küçümsendiği, “abartıyorsun” denilerek geçiştirildiği ya da sürekli başkalarının ihtiyaçlarına öncelik vermesi beklenen bir ortamda büyüyen birey, kendi sınırlarını fark etmeyi öğrenemez. Çünkü önce kendi ihtiyacının meşru olduğuna inanması gerekir. İhtiyacını suçlulukla eşleştiren bir zihin, doğal olarak “hayır” demeyi tehdit olarak algılar.
Sınırlar belirsiz olduğunda ilişkiler de belirsizleşir. Kişi istemediği sorumlulukları üstlenir, kapasitesinin üzerinde yük taşır ve zamanla duygusal olarak yorulur. İçten içe biriken rahatsızlık bazen pasif agresif davranışlara, bazen de ani öfke patlamalarına dönüşebilir. Terapide sık karşılaşılan bir durum vardır: Kişi karşısındakine kızgındır ama aslında kızgın olduğu şey, kendi koyamadığı sınırdır. Bu noktada öfke çoğu zaman diğerine değil, kişinin kendi ihmaline yöneliktir.
Sınır koyamamak yalnızca ilişkileri değil, benlik algısını da zedeler. Kişi zamanla “Ben ne istiyorum?” sorusuna cevap veremez hale gelir. Sürekli uyum sağlayan, sürekli anlayış gösteren, sürekli idare eden bir konumda olmak; kişinin kendi merkezinden uzaklaşmasına neden olur. Bu da öz-değer duygusunu zayıflatır. Çünkü kişi kendine verdiği mesaj şudur: “Benim ihtiyacım o kadar da önemli değil.”
Sağlıklı sınır saldırgan değil, nettir. Karşı tarafı suçlamadan, kendi ihtiyacını ifade edebilmektir. “Bu konuda rahat hissetmiyorum”, “Şu an buna zaman ayıramayacağım” ya da “Bu üslup beni rahatsız ediyor” diyebilmek bir mesafe değil, bir açıklıktır. Sınır koymak uzun savunmalar yapmak ya da herkesi ikna etmek anlamına gelmez. Herkesin bizi anlaması da şart değildir. Önemli olan kişinin kendiyle tutarlı olmasıdır. Sınır, karşı tarafın davranışını kontrol etme çabası değil; kendi davranışını düzenleme kararıdır.
Elbette her sınır koyma denemesi olumlu karşılanmayabilir. Özellikle sınırların olmadığı bir düzene alışmış ilişkilerde, netlik başlangıçta rahatsızlık yaratabilir. Ancak bu rahatsızlık çoğu zaman ilişkinin zayıfladığını değil, yeniden yapılandığını gösterir. Sağlıklı ilişkiler, iki ayrı bireyin alanına saygı duyabildiği ilişkileridir.
Paradoksal gibi görünse de sınır koymak ilişkileri zayıflatmaz; aksine daha güvenli hale getirir. Netlik, karşı tarafın da nerede duracağını bilmesini sağlar. Belirsizlik ilişkileri yıpratır, netlik ise düzenler. Sınır bir duvar değildir; bir çerçevedir. Duvar izole eder, çerçeve şekil verir. Çerçeve olduğu için içindeki bağ da daha net, daha sağlam ve daha anlamlı olur.
Sınır koymak bencillik değildir. Aksine hem kendine hem de ilişkiye duyulan saygının bir göstergesidir. Kişi kendi alanını koruyabildiğinde, ilişkide daha gönüllü, daha samimi ve daha dengeli bir şekilde var olabilir. Çünkü gerçek yakınlık, zorunluluktan değil; özgür iradeden doğar. Ve özgürlük, sınırlarla mümkündür.
Sınır koymak bir kopuş değil, bir olgunlaşmadır. Hem kendine hem de karşındakine “Ben buradayım ve kendime de sahibim” diyebilmektir.
ALEYNA SEMERCİOĞLU & 19.02.2026










YORUMLAR