GÜL DİKENİ
Feyzullah TURAN
Cumhuriyet’in başarısı, herkesi aynı düşünceye getirmek değil; farklı düşünen insanların aynı ülkenin vatandaşı olarak yaşayabilmelerini sağlamaktır.
CUMHURİYET’E DOĞRU BAKMAK
Aradan yüz yıldan fazla zaman geçti.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun üzerinden geçen bu uzun zaman, bize sadece geçmişi değerlendirme imkânı değil Cumhuriyet’i yeniden düşünme fırsatı da veriyor.
Tarih yalnızca, övgüyle veya eleştiriyle anlaşılmaz.
Bir dönemi anlamak için o dönemin şartlarını bilmek, yapılan doğruları ve yanlışları birlikte görebilmek gerekir.
Ben Cumhuriyet’e ne kutsal bir değer gibi bakıyorum ne de onu bütün sorunların kaynağı olarak görüyorum.
Cumhuriyet bir yönetim biçimidir.
Onu değerli veya değersiz hâle getiren ise, o yönetim biçimini nasıl kullandığımızdır.
Bana göre demokrasiyle doğru biçimde işletilen bir Cumhuriyet, insanların farklılıklarıyla birlikte yaşayabilmeleri için insanlığın geliştirdiği en güçlü yönetim anlayışlarından biridir.
Cumhuriyet’in temelinde vatandaşlık vardır. Vatandaşın dini, mezhebi, siyasi düşüncesi, dünya görüşü veya yaşam biçimi ne olursa olsun Devlet karşısında eşit yurttaş olması gerekir.
İşte asıl mesele de burada başlıyor.
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına baktığımızda çok zor şartlarla karşılaşırız.
Bir imparatorluk yıkılmış, Anadolu işgal edilmiş, ülkenin geleceği belirsiz hâle gelmişti. Böyle bir ortamda verilen Millî Mücadele’nin ardından yeni bir devlet kurulmuş ve Cumhuriyet ilan edilmiştir.
Fakat yeni bir devlet kurmak, toplumdaki bütün farklılıkların bir anda ortadan kalkması anlamına gelmez.
Anadolu’nun insanı yüzlerce yıldır farklı inançları, gelenekleri, düşünceleri ve hayat tarzlarıyla birlikte yaşamıştı.
Hocalar vardı, şeyhler vardı, aydınlar vardı, askerler vardı, köylüler vardı, tüccarlar vardı.
Hepsinin dünyaya bakışı aynı değildi.
İnsanlardan aynı düşünmelerini beklemek de hayatın tabiatına aykırıdır.
Cumhuriyet’in başarısı, herkesi aynı düşünceye getirmek değil; farklı düşünen insanların aynı ülkenin vatandaşı olarak yaşayabilmelerini sağlamaktır.
Elbette devletin kuruluş döneminde çok sert uygulamalar da yaşandı.
İsyanlar, güvenlik sorunları, rejime yönelik tehditler ve yeni devletin kendisini koruma kaygısı, dönemin kararlarını etkiledi.
Bazı din adamları ve şeyhler yargılandı, bazıları ağır cezalara çarptırıldı.
Bunları tarihî gerçeklerden koparmadan değerlendirmek gerekir.
Fakat burada çok önemli bir ayrım yapmalıyız.
Bir insanın dinine, inancına veya düşüncesine sahip çıkması başka şeydir; devletin hukuk düzenine karşı silahlı bir eyleme katılması başka şeydir.
Demokratik toplumlarda ölçü, kişinin kimliği değil, yaptığı eylem olmalıdır.
İşte bugün yüz yılı aşan Cumhuriyet tecrübesinden sonra bu ayrımı daha sağlıklı yapabilmemiz gerekir.
Geçmişin tartışmalarını bugün birbirimize düşman olmak için kullanırsak tarihten ders çıkarmış olmayız.
Tam tersine, geçmişin ayrışmalarını bugüne taşıyarak aynı hataları yeniden üretiriz.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, Cumhuriyet’i bir tarafın tapulu malı hâline getirmek de değildir.
Cumhuriyet’i reddedenleri toplumun dışına itmek de değildir.
Cumhuriyet hepimizin ortak yaşam alanıdır.
Onu korumanın yolu da birbirimize “Sen Cumhuriyetçi değilsin” veya “Sen Cumhuriyet düşmanısın” demekten geçmez.
Asıl mesele, Cumhuriyet’in temel değerlerini günlük hayatımızda yaşatabilmektir.
Hukukun üstünlüğü…
Adalet…
Eşit yurttaşlık…
Özgür düşünce…
İfade özgürlüğü…
Milli irade…
En önemlisi de farklı düşünenlere tahammül edebilmek…
Bunlar olmadan Cumhuriyet’in sadece adını taşımak yeterli değildir.
Çünkü demokrasi sandıktan ibaret değildir.
Sandık elbette demokrasinin vazgeçilmez unsurudur.
Ama demokrasi, sandıktan sonra başlar.
Seçimi kazananın kaybedeni yok saymaması, kaybedenin de seçilmiş yönetime düşmanlık etmemesi gerekir.
Çoğunluğun yönetme hakkı vardır; fakat çoğunluğun her istediğini yapma hakkı yoktur.
Çünkü demokrasinin gerçek sınırı, çoğunluğun azınlığın haklarına saygı göstermesidir.
İşte fanatizm burada demokrasinin karşısına çıkar.
Bir siyasi partiye oy vermek normaldir.
Bir lideri sevmek normaldir.
Bir düşünceyi savunmak normaldir.
Ama kendi doğrumuzu tek doğru, kendi tarafımızı tek haklı kabul ettiğimiz anda düşünmeyi bırakırız.
Fanatizm, insanın kendi tarafının yanlış yapabileceğini kabul etmemesidir.
Oysa demokrasi, biraz da “Ben yanılıyor olabilirim” diyebilme erdemliliğidir.
Cumhuriyet’i yaşatmak istiyorsak, çocuklarımıza yalnızca Cumhuriyet’in kuruluş tarihini öğretmek yetmez.
Onlara farklı düşünebilmeyi de öğretmeliyiz.
Sorgulama, Araştırma ve Eleştirinin hoşgörüyle karşılamayı öğrenmeliyiz.
Özgür yurttaş böyle yetişir.
Yüz yıl önce Anadolu insanı bağımsızlığını kazanmak için büyük bedeller ödedi. Bugün bizim görevimiz aynı savaşı yeniden vermek değildir.
Bizim görevimiz, kazanılmış bağımsızlığın içini demokrasi, hukuk, adalet, bilim ve özgür düşünceyle doldurmaktır.
Cumhuriyet’i daha güçlü hâle getirmek istiyorsak, onu bir ideolojik kavga aracına dönüştürmemeliyiz.
Cumhuriyet’i sevmek, başkasından daha fazla bağırmak değildir.
Cumhuriyet’i savunmak, farklı düşünene düşman olmak değildir.
Cumhuriyeti savunmak, herkesin hakkını, hukukunu ve özgürlüğünü savunabilmektir.
Ben bugün, yüz yılı aşmış Cumhuriyet tecrübesine baktığımda şunu düşünüyorum:
Eksikleri olmuştur.
Yanlışları olmuştur.
Doğruları olmuştur.
Bunların hepsini konuşabilmeliyiz.
Çünkü eleştirmek Cumhuriyet’e düşmanlık değildir.
Tam tersine, daha iyi bir Cumhuriyet istemenin bir yolu olabilir.
Fakat Cumhuriyet’in kazanımlarını yok saymak da doğru değildir.
Bugün hâlâ bu ülkenin geleceğini kendi irademizle tartışabiliyor, oy kullanabiliyor, yöneticilerimizi değiştirebiliyor ve daha iyi bir Türkiye’nin nasıl olması gerektiğini konuşabiliyorsak, bu büyük tarihî tecrübenin değerini bilmek zorundayız.
Benim Cumhuriyet’ten anladığım budur:
Ne putlaştırmak…
Ne de yerin dibine batırmak…
Anlamak, geliştirmek ve gelecek kuşaklara daha güçlü bırakmak.
Çünkü Cumhuriyet tamamlanmış bir bina değildir.
Her kuşak onun eksiklerini tamamlamak, yanlışlarını düzeltmek ve doğrularını geliştirmek zorundadır.
Ve eğer demokrasiyi gerçekten doğru kullanabilirsek;
farklı düşüncelere saygı gösterebilirsek,
hukukun üstünlüğünü koruyabilirsek,
fanatizmin yerine aklı koyabilirsek,
“Benim doğrum” yerine “Ülkemizin ortak doğrusu nedir?” diye sorarsak.
İşte o zaman Cumhuriyet, yüz yıl önce kurulmuş bir yönetim biçimi olmaktan çıkar, geleceğe birlikte yürüyen bir toplumun ortak iradesine dönüşür.
Bence yüz yılı aşan Cumhuriyetimizin bugün ihtiyacı olan şey, birbirimizi Cumhuriyetçilik sınavına sokmak değil; Cumhuriyet’in bize verdiği yurttaşlık hakkını doğru kullanmaktır.
Çünkü gerçek Cumhuriyetçilik, yalnızca Cumhuriyet’i sevmek değil;
Cumhuriyet’in içinde, kendinden farklı olan insanla da eşit ve özgür biçimde yaşayabilmektir.
Demokrasi doğru kullanıldığında…
Ben hâlâ Cumhuriyet’in, insanlığın geliştirdiği en iyi birlikte yaşama ve yönetim modellerinden biri olduğuna inanıyorum.
Yeter ki onu fanatizme teslim etmeyelim.
Yeter ki hukuku üstün tutalım.
Yeter ki aklı ve vicdanı kaybetmeyelim.
Cumhuriyet bizim ortak evimizdir.
Evin eksiğini konuşmak başka,
evi yakmak başka…
Bizim görevimiz evi yakmak değil;
daha yaşanabilir hâle getirmektir.
12 EYLÜL 2026
ESEN KALINIZ.

YORUMLAR