Radyasyon ve Radyoaktivite başlıklı yazımı bitirirken, bu kavramların günlük hayatta en çok tartışıldığı alanlardan biri olan cep telefonları ve baz istasyonlarına ayrıca değineceğimi söylemiştim. Bu yazım, o sözümün devamıdır.
Önceki yazımda, özellikle konunun kolay anlaşılabilmesi için teknik ayrıntılara boğulmadan, “radyasyon” kavramını sade bir dille ele aldım. Çünkü toplumda bu kavram, çoğu zaman radyoaktivite ile karıştırılıyor; görünmeyen her şey, otomatik olarak tehlikeli kabul ediliyor. Oysa bilim, korkularla değil; ölçümle, verilerle ve sınırlarla konuşur.
Cep telefonları ve baz istasyonları da tam bu nedenle uzun yıllardır tartışma konusu olagelmiştir. Bir yanda hayatımızı kökten değiştiren, anlık iletişimi mümkün kılan bir teknoloji; diğer yanda “acaba sağlığa zararlı mı?” sorusu.
Aslında cep telefonları birçok farklı özelliğe, işlevlere ve karmaşık yazılımlara sahip olsa da, en temel hâliyle birer alıcı-verici telsiz cihazıdır.
Bu basit gerçek, konunun anlaşılması için en sağlam başlangıç noktasıdır.
Bu yazıda amacım;
ne korkutmak,
ne teknik üstünlük göstermek,
ne de henüz bilimsel olarak kanıtlanmamış iddialar üzerinden ahkâm kesmektir.
Aksine, bugün bildiklerimizi, mevcut bilimsel veriler ışığında, sakin ve anlaşılır bir çerçevede paylaşmaktır.
…
Cep Telefonu – Baz İstasyonu İlişkisi:
Aslında Ne Oluyor?
Cep telefonları ve baz istasyonları çoğu zaman birbirinden bağımsız, ayrı ayrı tartışılıyor. Oysa bu iki unsur, tek bir iletişim sisteminin tamamlayıcı parçalarıdır. Biri olmadan diğeri işlevini yerine getiremez.
En sade hâliyle ifade edersek;
cep telefonu da, baz istasyonu da elektromanyetik dalgalar üzerinden haberleşen iletişim cihazlarıdır. Aralarındaki temel fark konumları, yayın güçleri ve kullanım biçimleridir.
Cep telefonları, taşınabilir kişisel cihazlardır. Yayın güçleri düşüktür ve yalnızca ihtiyaç duydukları anda, bağlı oldukları en yakın baz istasyonu ile iletişime geçerler. Baz istasyonları ise sabit konumda çalışan, çok sayıda kullanıcıya aynı anda hizmet veren sistemlerdir. Bu nedenle cep telefonlarına göre daha yüksek çıkış gücüne sahiptirler; ancak bu güç, antenlerin konumu, yönü ve yüksekliği dikkate alınarak çevreye zarar vermeyecek biçimde tasarlanır.
Bir cep telefonu, bulunduğu noktada sinyal gücü en yüksek olan baz istasyonuna bağlanır. Kullanıcı bir görüşme başlattığında ya da veri gönderdiğinde, iletişim bu istasyon üzerinden ilgili merkeze iletilir ve karşı tarafa ulaştırılır. Kullanıcı hareket ettikçe, sistem otomatik olarak en uygun baz istasyonuna geçiş yapar. Tüm bu süreç, saniyeler içinde ve kullanıcının fark etmeyeceği şekilde gerçekleşir.
Burada çoğu zaman gözden kaçan önemli bir nokta vardır:
Cep telefonu ile baz istasyonu arasındaki mesafe arttıkça, cep telefonunun yayın gücü de artar. Yani baz istasyonlarının daha seyrek olduğu ya da sinyalin zayıf olduğu bölgelerde, cep telefonları bağlantıyı sürdürebilmek için daha yüksek güçle çalışır.
Bu nedenle, yaygın kanının aksine, baz istasyonlarının tamamen ortadan kaldırılması ya da çok seyrek yerleştirilmesi, kullanıcıların maruz kaldığı toplam elektromanyetik alanı azaltmak yerine daha da artırabilir. İletişim sistemleri, tam da bu denge gözetilerek planlanır.
Bu noktada mesele, “cep telefonu mu daha zararlı, baz istasyonu mu?” gibi basit bir karşılaştırmadan ziyade; iletişimin hangi koşullarda, ne süreyle ve hangi güç düzeylerinde gerçekleştirildiğidir.
…
Asıl Korku Nereden Geliyor?
Baz istasyonlarıyla ilgili hararetli bir sohbet sırasında bir tanıdığım “Madem bu baz istasyonları bu kadar tehlikeli, kaldırsınlar o zaman” demişti.
Aslında bu cümle, yalnızca bir tepki değil; belirsizliğin ve bilgi eksikliğinin doğal bir sonucu. Görünmeyen, ölçülmeyen ve yeterince anlatılmayan her teknoloji, zamanla korkunun nesnesi hâline gelebiliyor.
Cep telefonları ve baz istasyonlarıyla ilgili endişelerin önemli bir bölümü, doğrudan teknik ya da tıbbi verilerden değil; belirsizlikten ve bilgi karmaşasından kaynaklanıyor. Görünmeyen, elle tutulamayan ve gündelik hayatta farkında olmadan maruz kalınan her şey, insanlar için doğal olarak tedirgin edici olabiliyor.
“Radyasyon” kelimesi de bu noktada başlı başına bir tetikleyici rolünde. Günlük hayatta kullanılan elektromanyetik dalgalar ile nükleer süreçlerde ortaya çıkan radyoaktif ışımalar arasındaki fark yeterince bilinmediğinde, her ikisi de aynı kefeye konulabiliyor. Oysa önceki yazımda da değindiğim gibi, bu iki kavram fiziksel olarak birbirinden tamamen farklı olguları ifade eder.
Bir diğer önemli etken, teknolojinin hızla değişmesidir. Cep telefonları, kablosuz ağlar, akıllı cihazlar ve görünmez iletişim altyapıları; çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde hayatımızın merkezine yerleştiler. İnsanlık tarihinde bu denli hızlı yaygınlaşan teknolojiler karşısında, toplumun tamamının aynı hızda bilgi sahibi olması her zaman mümkün olamıyor.
Bu boşluk da, çoğu zaman sosyal medya ve kulaktan dolma bilgilerle dolduruluyor. Bilimsel bağlamından koparılmış ölçüm sonuçları, bağlayıcı olmayan araştırma bulguları ya da kişisel deneyimler, genelleştirilerek, hatta rating uğruna abartılarak “kesin kanıtmış gibi” sunulabiliyor. Böylece endişe, bilgiyle değil; söylentiyle besleniyor.
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta daha var:
Gündelik hayatta karşılaşılan pek çok sağlık sorunu, ister istemez çevresel etkenlere bağlanma eğiliminde. Baş ağrısı, yorgunluk, uykusuzluk gibi günümüzün yaygın şikâyetleri; cep telefonu, baz istasyonu ya da kablosuz ağlar ile ilişkilendirildiğinde, konu bilimsel zeminden hızla uzaklaşabiliyor.
Bu noktada hedeflenen; bu endişeleri küçümsemek değil, aksine, gerçek riskler ile söylentileri ayırmak ve bugünkü bilgiler ışığında neyin bilindiğini, neyin hâlâ araştırılmakta olduğunu net bir biçimde ortaya koymabilmek.
…
Bugün Ne Biliyoruz?
Cep telefonları ve baz istasyonlarının insan sağlığı üzerindeki etkileri, yaklaşık kırk yıldır bilimsel araştırmaların konusu. Bu süre zarfında hem laboratuvar ortamında hem de gerçek yaşam koşullarında çok sayıda ölçüm ve çalışma yapıldı; hâlen de yapılmaya devam ediyor.
Bugüne kadar elde edilen veriler, cep telefonları ve baz istasyonlarının yaydığı elektromanyetik alanların, mevcut uluslararası güvenlik sınırları içinde kalındığı sürece, ciddi ve doğrudan bir sağlık riskine yol açtığını gösteren güçlü bir kanıt ortaya koymuş değil. Bu nedenle dünya genelinde iletişim altyapıları, belirlenmiş standartlar ve sınır değerler çerçevesinde kuruluyor ve işletiliyor.
Bu noktada önemli olan, ölçülen etkinin varlığı kadar düzeyidir. Elektromanyetik alanlar için belirlenen sınırlar, yalnızca “zarar eşiği”ne göre değil; bu eşiğin çok altında kalacak şekilde, geniş güvenlik paylarıyla tanımlanır. Yani günlük hayatta karşılaşılan maruz kalma değerleri, bu sınırların oldukça altında yer alır.
Türkiye’de uygulanan sınır değerler de bu çerçevede belirlenmiştir. Baz istasyonları kurulmadan önce ölçümler yapılır, kurulum sonrasında da periyodik kontroller gerçekleştirilir. Bu ölçümler, antenlerin yerleşimi, yüksekliği, yönü ve çıkış güçleri dikkate alınarak değerlendirilir. Amaç, hem kesintisiz iletişimi sağlamak hem de elektromanyetik alan seviyelerini güvenli sınırlar içinde tutabilmektir.
Burada özellikle altı çizilmesi gereken bir nokta şudur:
Bilim, “hiçbir etki yoktur” demekten ziyade, “bugüne kadar yapılan çalışmalarda ciddi bir etki kanıtlanmamıştır” demeyi tercih eder. Bu, bilimin temkinli ve dürüst dilidir. Yeni veriler ortaya çıktıkça değerlendirmeler güncellenir; standartlar da buna göre gözden geçirilir.
Dolayısıyla bugün geldiğimiz noktada, cep telefonları ve baz istasyonlarıyla ilgili tartışmayı “zararlı–zararsız” gibi keskin bir ikiliğe indirgemek yerine; maruz kalma düzeyi, süresi ve kullanım biçimleri üzerinden ele almak daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.
…
5G ve Yeni Nesil İletişim Sistemleri
Cep telefonları ve baz istasyonları söz konusu olduğunda, son yıllarda tartışmaların odağında çoğu zaman 5G yer alıyor. Yeni bir teknoloji olması, hakkında henüz yeterince bilgi sahibi olunmaması ve hızlı yayılması, doğal olarak soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.
Öncelikle şunu netleştirmek gerekir:
5G, tamamen farklı ve bilinmeyen bir fizik kuralına dayanan bir sistem değildir. Önceki nesil mobil iletişim teknolojileri gibi, elektromanyetik dalgalar kullanır. Yani “yeni” olan şey, dalganın doğası değil; iletişimin nasıl organize edildiği, verinin nasıl taşındığı ve ağın nasıl planlandığıdır.
5G sistemlerinde temel yaklaşım, daha yüksek veri hızlarına ulaşabilmek için kapsama alanlarını küçültmek ve daha fazla sayıda, düşük güçlü hücre kullanmaktır. Bu da pratikte, daha büyük ve güçlü antenler yerine; daha çok sayıda ama daha düşük çıkış gücüne sahip iletim noktaları anlamına gelir.
Bu durum çoğu zaman yanlış yorumlanır. Daha fazla anten görmek, otomatik olarak daha fazla risk olduğu anlamına gelmez. Aksine, iletişim noktaları kullanıcıya yaklaştıkça, cihazların bağlantıyı sürdürebilmek için yüksek güçle çalışmasına gerek kalmaz. Bu da cep telefonlarının daha düşük güçle iletişim kurmasını sağlar.
Bugüne kadar yapılan değerlendirmelerde, 5G sistemlerinin de diğer mobil iletişim teknolojileri gibi, belirlenmiş sınır değerler içinde çalıştığı ve bu sınırlar aşıldığında zaten devreye giren teknik ve idari mekanizmalar olduğu görülmektedir. Yani sistemler, “kontrolsüz” değil; tam tersine sürekli izlenen ve ölçülen altyapılar olarak tasarlanır.
Burada da bilimsel yaklaşım değişmez:
5G ve benzeri yeni nesil sistemlerle ilgili çalışmalar günümüzde hâlâ sürmektedir. Şu ana kadar elde edilen bulgular, mevcut sınırlar içinde kalındığı sürece, bu teknolojilerin ciddi bir sağlık riski oluşturduğunu gösteren güçlü bir kanıt ortaya koymuş değildir. Yeni veriler elde edildikçe değerlendirmeler güncellenir; standartlar da buna göre şekillenir.
Dolayısıyla 5G tartışmasını, “yeni olduğu için tehlikelidir” ya da “kesinlikle zararsızdır” gibi uç söylemlerle değil; ölçüm, izleme ve bilimsel temkin çerçevesinde ele almak en sağlıklı yaklaşımdır.
…
Gerçek Risk Nerede?
Cep telefonları ve baz istasyonlarıyla ilgili tartışmalar çoğu zaman teknolojinin kendisine odaklanıyor. Oysa bugüne kadar elde edilen veriler, esas farkı yaratan unsurun teknolojiden çok kullanım biçimi olduğunu gösteriyor.
Günlük hayatta karşılaşılan elektromanyetik alanlara maruz kalma, tek başına bir cihazın varlığından ziyade; ne kadar süreyle, hangi mesafede ve hangi alışkanlıklarla kullanıldığıyla ilişkilidir. Bu nedenle “risk” kavramını, soyut ve genelleyici ifadelerle değil; pratik ve ölçülebilir unsurlar üzerinden ele almak gerekir.
Uzun süreli ve kesintisiz cep telefonu kullanımı, özellikle cihazın doğrudan kulağa bitişik şekilde tutulduğu durumlarda, maruz kalma düzeyini artırır. Aynı şekilde, sinyalin zayıf olduğu ortamlarda yapılan görüşmelerde telefonun daha yüksek güçle çalışması da bu duruma katkıda bulunur. Bunlar, fiziksel olarak ölçülebilen ve teknik olarak açıklanabilen durumlardır.
Ancak burada altı çizilmesi gereken bir nokta var:
Günlük yaşamda karşılaşılan baş ağrısı, yorgunluk, uykusuzluk gibi yaygın şikâyetlerin tamamını cep telefonu ya da baz istasyonlarına bağlamak, konuyu bilimsel zeminden uzaklaştırır. Bu tür belirtiler, yaşam tarzı, stres düzeyi, ekran kullanım süresi ve genel alışkanlıklarla birlikte değerlendirilmelidir.
Dolayısıyla gerçek risk, çoğu zaman teknolojinin varlığından değil, teknolojiyi nasıl ve ne kadar bilinçli kullandığımızdan kaynaklanır.
…
Sonuç ve Küçük Hatırlatmalar
Günümüzde cep telefonları ve baz istasyonları, modern yaşamın vazgeçilmez bir parçası hâline gelmiş durumdadır. Bugüne kadar yapılan bilimsel çalışmalar, bu teknolojilerin mevcut standartlar ve sınır değerler içinde kullanıldığında, ciddi bir sağlık riski oluşturduğunu gösteren güçlü kanıtlar ortaya koymuş değildir. Ancak bu durum, bilinçsiz kullanımı da tamamen göz ardı edebileceğimiz anlamına gelmez.
- Uzun görüşmelerde kulaklık kullanmak
- Görüşmeyi çok uzun süre kesintisiz olarak sürdürmemek
- Telefonu uyku sırasında başucunda ya da yastık altında bulundurmamak
- Sinyalin zayıf olduğu ortamlarda gereksiz görüşmelerden kaçınmak
Gibi basit ve sağduyulu bazı alışkanlıklar, maruz kalma düzeyini daha da azaltmaya yardımcı olabilir. Ancak bunlar birer yasak ya da kesin kural olmayıp; bilinçli kullanım önerileridir.
Bu noktada pek çoğumuzun aklına, evlerde ve ofislerde kullandığımız Wi-Fi ağları, Bluetooth bağlantıları ve giderek yaygınlaşan akıllı ev sistemleri gelmiş olabilir. Günlük yaşamda sürekli iç içe olduğumuz bu kablosuz teknolojiler de benzer fiziksel prensiplere dayanıyor ve elbette doğal olarak benzer soruları beraberinde getiriyor.
Ancak bu konu, cep telefonları ve baz istasyonları konusundan farklı bir çerçeveyi ve ayrı bir değerlendirmeyi hak ediyor. Özellikle akıllı evlerin ve kablosuz cihazların hızla yaygınlaştığı günümüzde, bu konuyu ayrıca ve daha geniş bir perspektifle ele almakta yarar var.
Eh anlaşılan, uygun bir zamanda bu konuyu da ayrıca ele almak gerekecek.
Bilim, korku üretmez; ölçer, değerlendirir ve temkinli konuşur. Aksi yönde güçlü ve tutarlı kanıtlar ortaya konmadıkça, cep telefonları ve baz istasyonları konusunda paniğe kapılmak yerine, bilgiyi merkeze almak en sağlıklı yaklaşımdır.
…
Kalın sağlıcakla,
Mustafa Haluk Saran
16.01.2026







Mustafa’cığım, bu yararlı bilgiler bilmeden korktuğumuz bir dolu konuyu açığa kavuşturdu. Teşekkür ediyorum bu yarattığın farkındalik için.