Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Ebru Çanak
Ebru Çanak

ORTADOĞU’DA TÜRK ETKİSİ VE İRAN

Son bir aydır İran’la yatıp İran’la kalkıyoruz. Gerçi tarihimizde de İran’la ilişkilerimiz, komşu
ülkeler olmamıza rağmen pek dostane olmamıştır.
Özellikle 1040 yılında yapılan Dandanakan savaşı, Türklerin İran coğrafyasına yerleşmesi ve
İranî Türklük kültürünün gelişmesi ile aslında İslam’ı da nasıl kabul edip yaşamaya
başlayacağımızın yol haritasını çizmiştir.
Selçuklu Devleti’nin Müslüman toplumlar arasındaki lider konumunun en güçlü
olduğu bu dönemde, İran coğrafyasında Rey şehri ve Nişabur’un, Selçuklu Devletine başkentlik
yapması ile sürmüştür.
Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul bey, 1038 yılında Gazneliler’i yenerek Horasan’ı ele geçirmesi ile
Rey şehri ile birlikte Devlet merkezlerinden biri olan Nişabur, o denli önemli bir merkez olmuştur ki,
ilk Selçuklu paraları da burada basılmış, Nizamiye Medresesi ilmin de merkezi olmuştur.
Neden böyle bir giriş yapmamız gerekti? İran aslında önemli ölçüde Türktür ve büyük oranda da
Türk nüfusu varlığını bu coğrafyada korumuştur.
Irak’tan, Suriye’den daha Türk kalabilmiş, Sultan Tuğrul’un Bağdat’a 1055 yılında girerek Sünni
Halifeliğinin koruyucusu ve Sultan unvanını da almıştır.
Aslında, Türk geleneklerinin, İran devlet yapılanmasıyla kaynaşmasıyla daha da güçlenmiş olan
Selçuklu Devleti’nin, o dönemde Nizamülmülk gibi Horasan menşeli vezirlerce idare edilen Büyük
Selçuklu İmparatorluğu devlet kademelerinin yanı sıra, Ömer Hayyam, İmam Gazzali gibi isimler de
bu dönemde yaşamıştır.
Nizamülmülk, Nişabur Nizamiye Medresesini inşa ettirmiş ve Türk kültürünün ilim merkezi haline
getirmiştir.
Sonra ne olmuştur? Roma ile Çin arasındaki baharat ve ipek-halı ticaretinin, İpek yolu olarak
bilinen
güzergahının önemli kollarından birinin İran’dan geçtiğini biliyoruz.
İran, özellikle Sasani döneminde, ipek yolunu sık sık kapatmış, Roma-Çin/Hindistan ipek ve
baharat ticaretini engellemiş, bunun sonucunda Roma İmparatorları, şimdi Dünya petrol ticaretinin
beşte birinin yapıldığı Basra Körfezi ve Kızıldeniz güzergahını o dönemde de kullanmaya çalışmış,
fakat, çok uzun ve zorlu bir deniz yolcuğu süreci yaşandığı için, bu güzergahlar uzun soluklu
kullanılabilir olmamıştır.
İran, doğusunda Çin ve Hindistan gibi çok büyük ülkelerin ve ekonomilerin, batı Dünyası, Avrupa
ve günümüzde Amerika ile bağını hem kesmiş, hem de bu coğrafi konumundan azami şekilde
yararlanmıştır.
İran hiçbir zaman Araplaşmamış ve Türklerin İran coğrafyasını ele geçirmesi, İran’ın Türkleşmesi ve
halen bu vasfını önemli ölçüde korumasını sağlamıştır.
Genel değerlendirmelerin aksine, ABD-İsrail ve İngiltere’nin elinde oyuncak haline gelmiş olan Arap
ülkeleri ve Petrol Üreticisi ülkelere hiç sıcak bakmadığı, güvenmediği açık.
ABD Başkanı Trump’ın, Erdoğan hakkında yaptığı değerlendirme de işte tam burada ne
durumda olduğumuzu ve İran meselesine müdahale edemememizin sebebini de izah ediyor.
Türkiye, yüzyıllarca yönettiği ve yaşadığı, kaynaştığı ve kendi kültürünü dilini ve geleneklerini
yaydığı İran coğrafyasına asla sokulmamalı, müdahale etmesine izin verilmemelidir.
Trump işte tam da bunu dedi bizim gözümüzün içine bakarak. “Ne kadar da uslu bu
Erdoğan”. “Girme dediğim hiçbir yere girmedi. Harika bir lider” dedi.
Ama, diğer taraftan Amerikan televizyonlarında yapılan değerlendirmelerde, Pakistan’ın İran ile
müzakereler için açık bir kapı olduğu masalını dinliyoruz. Pakistan’ın eti budu nedir ki İran’a etki
yapabilsin ve Amerika İsrail barbarlığına dur diyebilecek bir irada gösterebilsin.
Bu olası görünmüyor. Üstelik İran da buna izin vermez.
Türkiye’nin aktörü olmadığı, masanın bir tarafında oturmadığı, çözüm yollarına katılmadığı bir
sürecin barış ile sona ermesi mümkün değil.
ABD ve Trump sık sık gerçek dışı açıklamaları ve bilgi kirliliğine sebep olmakta. Gerçek amaç,
İran’ı barışa sürüklerken aslında İran Petrollerinin idaresini ele geçirmek ABD ve İsrail için.
Genel görüşün aksine, bu savaşın gerçek amacının Ortadoğu’nun kalbine sokulan bir hançer olan
İsrail kullanılarak ve koçbaşı görevi yaptırılarak, belki de bir defa daha Şah ailesini kullanarak veya
başka bir aktör yaratılarak İran halkını kandırmak ve halkı sokağa dökerek, aslında hiç memnun
olmadığı Molla yönetiminden kurtarmak yalanı ile yeni bir darbe yaptırmaktır.
Aslında Netanyahu Trump’ı değil, Trump Netanyahu’yu kullanmaktadır. Netanyahu, Venezuela’da
ne yapmıştır da ABD Maduro’yu almış götürmüştür. Obez ABD ve Trump’ın doymak bilmez aç
gözlülüğünün ortadoğudaki bir piyonudur sadece İsrail. Şimdi gelelim 20. YY başlarında başlayan
İran petrol macerasına.
İran’da da, tüm Ortadoğu’da ve Arap coğrafyasında olduğu gibi, 20. YY’ın başlarında petrolün
bulunması yine İngilizlerin işi. Şimdiki ABD’nin, o dönemdeki eş değeri olan İngiltere, İran’ı
güneybatısındaki Mescid-İ Süleyman yakınlarında petrolü bulmuş ve ortadoğudaki ilk petrol
kaynağı bu şekilde bulundu.
Tabi hemen akabinde, Anglo-Persian Oil Company adında bir petrol konsorsiyumu kurularak, İran
petrollerinin de İngilizlerin eline geçmesi süreci başlamış oldu.
Petrolün İran’da ve Ortadoğu’da bu şekilde bulunması ile Ortadoğu’nun başına da en
büyük sorun haline gelmiş oldu.
Ne zamana kadar İngiltere, İran petrollerini doğrudan yönetmeyi başardı? 1951 yılında İran’da
Musaddık hükümeti döneminde İran Petrollerini millileştirme girişimi sonrası 3 yıl süren bir
mücadele sonunda, maalesef başta ABD_İngiltere ve Fransanın el birliği ile Musaddık’a karşı
muhalefet başarılı olmuş, Şah’a bağlı yeni hükümet dönemi 1954’te başlar başlamaz hemen İran
Petrollerinin tamamı, ABD-İngiltere ve Fransa’nın eline geçmiştir.
Musaddık sonrası İran’da Şah pozisyonunu ve iktidarını koruyabilmek için, İngiltere’ye yanaşmak
zorunda kalmıştır.
İşte sorun da budur. Yani sorun petroldür ve İran petrollerinin mutlaka ABD ve İngiltere’nin eline
geçmesi elzemdir ve olmazsa olmazdır emperyalist batı için. Olmazsa olmaz budur.
Gelelim 1 aydır süren ABD-İsrail/İran savaşına ve İran’ın mukavemet gücünün ölçüsü ve menzilinin
ne kadar olduğu meselesine.
İran sırtını Çin ve Hindistan’a dayanmış,
özellikle Çin petrol ihtiyacının %50’ni karşılamak gibi çok değerli bir aktöriteyi gerçekleştirmekte ve
Çin’in üretim ekonomisin belkemiğinin kırılmasına asla izin vermeyeceği de düşünülünce, üstelik
Maduro’nun yatağından alınıp götürülmesi ve Venezuela petrol ve doğalgazının yönetiminin de
ABD eline geçmesi sonrasında, İran petrollerini kaybetme lüksü olmayacağı açık.
İran daha dün ne dedi? Hürmüz boğazından geçmek isteyen gemilerin Çin Yuan’ı ödemeyi kabul
etmesi halinde geçmelerine izin verebileceğini dillendirmeye başladı.
Bu ne demek? Ben Çin’e, Hürmüz boğazından geçen gemilerle taşınan petrolü verip karşılığında
Amerikan Doları alıyordum. Çin ile olan Petrol ticaretimin kesintiye uğraması veya durması halinde,
buna karşılık Çin Yuan’ını öne çıkartırım. Çünkü, ben petrole karşılık Çin’den silah, gıda ve diğer
ihtiyaçlarımı alıyorum. Bunu da Amerikan Doları yerine Çin Yuan’ı ile alırım.
Bu adım, hem Amerikan Dolarının, Çin Yuanı karşısındaki 7 kat değerinin düşmesine, hem de
İran’ın Çin ile ticaretine daha rahat devam edebilmesini sağlayacak bir adım olur.
Sonuç olarak; İran’ı anlamak için onu Arap dünyasının bir parçası gibi okumak en baştan
yapılacak en büyük hatadır. Bu topraklar, yüzyıllar boyunca Türklerin etkisiyle şekillenmiş, devlet
aklı ve mücadele refleksi bu miras üzerinden yoğrulmuş bir coğrafyadır. Bugün sahada
gördüğümüz direnç de tesadüf değil; kökü tarihe dayanan bu karakterin bir yansımasıdır.
Bu nedenle İran’ın gösterdiği mukavemeti yalnızca güncel siyasetle açıklamak eksik kalır. Bu
duruşun arkasında, asırlardır süregelen bir birikim, sertleşmiş bir devlet geleneği ve gerektiğinde
geri adım atmayan bir anlayış vardır. İşte bu da İran’ı bölgedeki pek çok ülkeden ayıran temel
farktır.
Bütün bu tabloya bakıldığında, yaşananların merkezinde yine güç mücadelesi ve enerji savaşları
olduğu açık. Ancak sahadaki gerçeklik şunu gösteriyor: İran, kolay lokma değildir ve bu
coğrafyada hesap yapan herkes, bu gerçeği er ya da geç kabul etmek zorunda kalacaktır.
Devletimiz, büyük Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa- Asya ve Afrika kıtalarının kesiştiği noktada olan ve
yüzünü mutlaka batıya çevirmesi gereken, çok köklü ve güçlü bir Devlet olmanın gereğini mutlaka
yapar. Şunu da söylemek lazım ki; Türkiye ne İran’a ne de ABD-İsrail’in kuklası olmuş Arap
ülkelerine benzer. Aziz Türk Milletinin özgül ağırlığını her Devletin doğru tahlil etmesi ve ona göre
ayağını denk almasında yarar var.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER