Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Bülent Eryılmaz
Bülent Eryılmaz

Abdullah ÇATLI

3 Kasım 1996 akşamı Balıkesir Bursa karayolunda sıradan bir trafik kazası gibi başlayan bu olay, Cumhuriyet tarihinin en derin siyasi krizlerinden birinin fitilini ateşledi.
Yıllardır teori denilen bir yapıyı otoyolun kenarında ete kemiğe bürünüşüydü.
1970lerin Türkiye’si düşüncenin kitaplardan taştığı bir yerdi.
Fikirler, sokakta pankartlarda, bazen de silahların ucunda çarpışıyordu.
Tarafsız kalmak bile taraf sayılıyordu.
Abdullah çatlı da bu fırtınanın tam ortasındaydı.
Memleket elden gidiyor sözü onun için bir slogan değil, varoluşunun gerekçesiydi.
Yakınları ondan disiplinli, inançlı bir genç olarak bahsederken, dönemin dava dosyaları aynı yıllarda onu sert eylemlerle ilişkilendiriyordu.
Ama inanç kesinleştiğinde eylemin sınırı da görünmez olacaktı.
8 ekim 1978 gecesi Ankara Bahçelievler’de Türkiye işçi partisi üyesi 7 genç öldürüldü.
Beşi aynı evdeydi, televizyon izliyorlardı.
Olay rastlantı değildi.
Hedefler önceden seçilmiş hazırlıklar yapılmıştı.
Kapı çalındıktan sonra yaşananlar sabahın ilk ışıklarında tutanaklara nitelikli eylem olarak geçti.
O andan sonra Çatlı, artık saklanmak, yön değiştirmek ve iz bırakmadan yaşamak zorundaydı.
Bahçelievler dosyası henüz kapanmamış iken bu kez bir firar haberi geldi.
Abdi ipekçi Suikastinin faili Mehmet Ali Ağaca, Maltepe askeri cezaevinden kaçmıştı.
Ama bu sıradan bir kaçış değildi.
Dışarıda bekleyen bir ağ hazır, pasaportlar belirlenmiş, rotalar çizilmiş planın görünmeyen yüzünde yine aynı isim öne çıkmıştı.
Kısa süre sonra Roma’da Papa’ya yapılan suikast girişimiyle dosya büyüdüğü Çatlı tanık olarak dinlendi ve olay ülke sınırlarını aştı.
kanıtlarla iddialar arasındaki çizgi bulanıktı.
Ama Çatlı’nın adı artık yalnızca Türkiye’nin değil, Avrupa güvenlik raporlarının da bir parçasıydı.
.
Abdullah Çatlı Mehmet Ali Ağca’nın üyesi olduğu örgütün başı gibi davranıyordu.
Hem Ağacının karşısındaki tavırları öyleydi.
Hem Ağacının onun karşısındaki tutumu öyleydi.
Dosyalar büyüdükçe bazı isimler yön değiştirmek, bazı gerçekler ise yer değiştirmek zorunda kaldı.
12 Eylül bir darbeden çok bir yeniden biçimlendirmeydi.
Hukuk, kimlik, sadakat hepsi yeniden yazıldı.
Çatlı da bu yeni düzende kendine yer bulamamıştı.
Önce Bulgaristan’a ardından Viyana’ya geçti.
Zaman geçiyor 1980lerin ortasında Avrupa haritalarında kırmızı iğneler çoğalıyordu.
Viyana, Lizbon, Paris’te Türk diplomatları ASALA tarafından bir bir hedef alınmaya devam ederken, resmi yollar sonuç vermiyordu.
Devlette yeni ve daha etkili bir yöntem arayışındaydı.
Tam o sırada bir isim Ön plana çıkacaktı.
MİT’in kayıtlarına göre 1983te Çatlı ile Paris’te temas kurulmuş, sonrasında ASALA’ya karşı yürütülen operasyonlarda aktif rol almıştı.
Belgelerde detaylara fazla yer verilmiyordu.
Ama o döneme dair anlatılarda ortak bir ayrıntı vardı.
ASALA’nın Avrupa’daki etkinliği azaldıkça Abdullah Çatlı’nın ismi daha sık anılır olmuştu.
Devletin organizasyonu onu bulmuş, Diplomasiyle durdurulamayan bir tehdide.Bu kez sahada karşılık verilmişti.
Ancak bu işbirliği fazla uzun sürmedi.
1984 de Fransa’da uyuşturucu suçlamasıyla yakalandığında cebinden sahte pasaportlar diplomatik mühürler çıktı.
7 yıl hapis cezası aldı, ardından İsviçre’ye gönderildi.
Fakat Çatlı burada da bulunacaktı.
1990’da İsviçre’nin yüksek güvenlikli Bossa Bel cezaevi’nden firar ettiğinde artık kimse onun hangi kimlikle yaşadığını bilmiyordu.
Bu firar onun dokunulmaz imajını kalıcı hale getirdi.
Resmi belgelere göre. Sahte pasaportlar ve değişen isimler onun yeni hayatının parçasıydı.
Ancak izini tamamen silmek hiçbir zaman mümkün olmadı.
1990larda Abdullah çatlı yeniden Türkiye deydi.
Şahin Ekli adına düzenlenmiş bir pasaportla gözaltına alındı ama kısa sürede serbest bırakıldı.
Bu dönemden itibaren resmi kimliklere daha kolay eriştiği görülüyordu.
Sonra farklı bir kişinin kimliğini kullanmaya başladı.
Mehmet Özbay.
Gerçek Mehmet Özbay, yıllar sonra devlet böyle uygun gördüyse diyerek kimliğini kullanmasına izin verdiğini anlatacaktı.
Mehmet Özbay adı bir adamı gizledi ama doksanların ortasında gizlenmeye çalışılan yalnızca o değildi.
Ülkede faili meçhuller çoğalıyordu.
O yaz, 28 Temmuz 1996’da kumarhaneler kralı olarak bilinen Ömer Lütfi Topal öldürüldü. Cinayetin yankısı uzun sürdü.
Dosya sessizliğe gömüldü ta ki TBMM Susurluk raporuna giren o detaya kadar. Olay yerindeki tüfeğin şarjöründeki koli bandının iç yüzeyinde bir parmak izi bulundu.
İnceleme sonucunda bu izin Abdullah Çatlı’nın ölümünden sonra alınan parmak iziyle eşleştiği iddia edildi.
Resmen doğrulanmadı ama o iddia Çatlı’nın adının gündemden düşmemesi için yeterli olacaktı.
Bir noktadan sonra işler öyle karmaşıklaştı ki kimin görevle kimin çıkarına hareket ettiği birbirinden ayırt edilemez hale geldi.
Ve sonra o kaza Balıkesir yolunda siyah bir araba, bir kamyona müthiş bir hızla çarptı, içinden 3 farklı kimlik, 3 farklı dünya çıktı.
Devletin Siyasetin ve yeraltının yolu aynı araçtaki keşişmişti.
Günlerce televizyonlar, gazeteler, sokaklar aynı soruyu sordu, bu isimler neden birlikteydi? ,
Polis tutanaklarına göre arabadan çıkanlar arasında mermiler farklı markalarda tabancalar. Az miktarda uyuşturucu ve belgeler ve sahte kimlikler vardı.
Silahlardan biri Türk polis teşkilatına hibe edilmiş ama envantere hiç girmemiş bir Barettaydı. Belgeler arasında Abdullah Çatlı’nın Mehmet Özbay adına düzenlenmiş resmi kimliği de çıktı.
Kazadan geriye kalan sadece demir yığını değildi.
Bir dönemin mantığı da orada görünür hâle geldi.
Halk bir cevap istiyordu.
Siyaset cephesi ise aynı olayda vatan için çalışan isimleri savundu.
Kaza meclisi harekete geçmişti.
61 isim dinlendi, yüzlerce sayfa tutanak tutuldu fakat.
Soruların çoğu cevapsız kaldı.
Halk bu kez gerçekten bir şeylerin değişeceğine inanmıştı ama anlaşıldı ki Susurluk’ta yalnızca bir araba değil, yıllardır kimsenin yüksek sesle konuşmadığı bir düzen de devrilmişti.
Çatlının cenazesinde binler toplandı reis diye anıldı.
O günden sonra hiçbir şey tam olarak anlatılmadı.
Herkes kendi versiyonunu yazdı ama hikayenin asıl sahibi artık hayatta değildi.
O dönemi anlamak için isimlere değil, yöntemlere bakmak gerekir.
Çünkü bazı dönemler insanları değil yöntemleri ödüllendirir.
Kazalar unutulur, dosyalar kapanır ama yöntemler her dönemin en kalıcı mirasıdır.
Susurluk kazası da o mirasının dönüm noktasıydı.
Çatlıysa o aracın direksiyonunda değilse bile, rotasını çizenlerden biriydi…

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER