Merhaba Dostlar;
Eminim ki sizler de benim gibi zaman zaman eski günleri yâd ediyor, çocukluk günlerinizi hayallerinizde tekrar tekrar yaşıyor olmalısınız. Hiç unutulmayan ne güzel detayları hatırlıyorsunuzdur kim bilir. Bazen bir koku, bazen bir arkadaşın uzaktan sizi çağıran sesi, bazen de akşam güneşinin duvarlarda gölgeler yaratarak güne veda edişi alır götürür. Bir anlığına zaman geri sarmaya başlar, yıllar tersine dönen bir film şeridi gibi geri çekilir ve kendinizi o eski sokaklardan birinde buluverirsiniz.
Yaz günleri apartmanlarımızın arka bahçeleri, bizim için birer oyun alanıydı. İki taş kale olurdu. Bir çamaşır ipi voleybol filesi, boş arsa da sınırsız bir stadyum… Top hızla birinden birine giderken kahkahalar yükselir, toz kalkar, biri düşer, biri kaldırırdı.
Kimi zaman da evlerimizin önünden geçen yol olurdu oyun alanımız. Bizim için sınır yoktu; her yer, her şey olabilirdi. Arka bahçe yetmezse oyun taşar, bu kez sokağın kendisi sahne olurdu. Yolun başında bir araba göründüğünde en hızlı göz “Araba geliyooor!” diye bağırır, oyun bir anlığına donar; araba geçer geçmez de hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam ederdi. Hayat da oyun da durmazdı, sadece kısa bir mola alırdık.
Yorulduğumuzda, o bahçelerin alçak duvarlarına, boncuk gibi dizilip otururduk. Kimimiz nefesini toplar, kimimiz hâlâ oyunun heyecanı geçmemiş; anlatır da anlatır, kimimiz de sadece izlerdi. Gürültü olurdu, evet… ama kimse çıkıp da “susun” diye dünyamızı durdurmaya kalkmazdı. Büyüklerimiz biraz söylenir, sonra “nasıl olsa oynayıp oynayıp gidecekler” diye sineye çekerdi. O bahçeler, o duvarlar, o boş arsalar; hepsi bize aitmiş gibi hissettirirdi. Öyle görünüyor ki, ilk kez orada, birlikte var olmayı öğreniyorduk.
Oyun dediğimiz şey, bizim için sadece vakit geçirmek değildi; bedeni, sınırları ve başkalarını tanımanın yoluydu. Tek kale maçlarda sırayla kaleye geçerdik; kimse oyundan düşmesin diye kurallar kendiliğinden ayarlanırdı. Yakan topta en hızlı koşan kaçan takıma, en isabetli atan kovalayan takıma yakışırdı. Ortada taşlar üst üste dizilir, bir top hepsini devirir; sonra herkes aynı anda hem kaçan, hem düşünen, hem plan kuran birer küçük stratejist’e dönüşürdü. Aralarda sek sek oynayanlar, mendil kapmacada nefes nefese kalanlar, birdirbir’de sıraya girip atlayanlar olurdu. Misketler dizilir, beş taşlar havada yakalanır, ip atlayanların ritmi bahçeye karışırdı. Kimi zaman düşerdik, dizimiz kanardı ama oyundan çıkmak aklımızdan bile geçmezdi.
Bu oyunların sahnesi, şehrin bugünkü gibi sert çizgilerle bölünmediği zamanlardı. Apartman bahçelerini ayıran alçak duvarlar vardı ama tel örgüler yoktu. Kimse “burası özel mülk, girilmez!” demezdi. Boş arsalar, yokuş başları, apartman arkaları; hepsi doğal oyun alanlarımızdı. Çelik çomak için bir köşe bulunur, saklambaç için kuytular seçilir, köşe kapmaca için bina dipleri kullanılırdı. Şimdi çocuklar için tasarlanan plastik parkların yerini, o zamanlar hayal gücünün sınırsızlığı doldururdu.
Aramızda bir hiyerarşi de vardı elbette. Kimi daha baskın, kimi daha çekingen olurdu. Ama oyun seçilirken herkesin sesi duyulurdu. “Onu dün oynadık, bugün bu olsun”, “Hayır, şimdi top oynayalım” diye tartışır, bağırır çağırır ama sonunda çoğunluğun kararına uyulurdu. Sessiz kalanlar da kenarda durur, isterse katılır, istemezse izlerdi. Kimse dışlanmazdı; herkesin bir yeri vardı, herkes değerliydi.
Birbirimize dokunurduk. Elim sende oynarken kolundan tutar çekerdik, yakan topta omuz atar, futbolda çarpışırdık. Ama bu temasın içinde zerre kadar korku yoktu. Aklımıza gelmezdi. Kimse bugünkü gibi yanlış anlamlar aramazdı. O dokunuşlar oyunun parçasıydı; güvenin, var olmanın, “ben buradayım” demenin bir yoluydu. Bugün neredeyse her temasın şüpheyle karşılandığı bir dünyada, o masumluğun değeri daha iyi anlaşılıyor.
Zaman da bizimle birlikte akardı. Yaz tatillerinde sabahtan akşama kadar sokaklardaydık. Öğlen sıcağında evlere dağılır, karnımızı doyurur, biraz serinler, belki biraz kestirir, sonra yine sokaklara akardık. Akşamüstü güneş alçalırken bahçeler yeniden dolar, babalar işten dönene kadar oyunlar sürerdi. Kış geldiğinde ise sokaklar sobaların başına, odalarımıza taşınırdı.
Misafirliklerde tombala kartları açılır; kâğıtlar karılır, domino taşları masaya dizilirdi. “Dağ-nehir-şehir” oynanırken biri atlastan ‘N’ harfiyle başlayan bir şehir bulmaya çalışır, herkes nefesini tutar, tüyo vermemek için eliyle ağzını sımsıkı kapatırdı. Adam asmaca ile kelimeler çözülür; dama ve satrançta hamleler uzun uzun düşünülürdü.
Yaş büyüdükçe sinema, sonra kafe’ler girdi hayatımıza; ama o ilk oyun sahneleri, ister sokakta ister soba başında olsun, hep zihnimizin derinliklerinde bir yerlerde takılı kaldı.
Sanırım bu yüzden, aradan onca yıl geçse de o günlere dönüp dönüp bakıyoruz. Çünkü o oyunlar sadece “oyun” değildi; bir arada olmanın, aynı havayı solumanın, aynı heyecanı paylaşmanın diliydi. Hayat büyüdükçe, mesafeler çoğaldıkça, o dilin ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyoruz. Ve işte tam burada, bugüne bakınca insanın içi ister istemez biraz burkuluyor.
Bugün çocukların dünyası sessiz. Gürültü yok, toz yok, bağırış yok. Sokaklar var belki, ama çocuk sesi yok. Bunun yerine steril bir ortamda ekranlar var; kulaklıklar, oyun konsolları, dijital kalabalıklar… Herkes birbirine bağlı sanıyoruz, ama kimse kimsenin yanında değil. Oturdukları yerden, ekranın içinde koşuyorlar, hopluyorlar, zıplıyorlar; ama kimse kimseyle gerçekten temas etmiyor. Oysa biz, birbirimizin nefesini hissederek, düşüp kalkarak, itişip gülerek büyümüştük. Sosyalleşme bizler için bir uygulama değil; arada bir arabaların geçtiği bir yol, bir arka bahçeydi.
Zaman girdi aramıza. Hepimiz her yere dağıldık; okul, iş, çoluk çocuk derken dünya hızlandı. Çevremiz hâlâ kalabalık gibi: bir tuşla karşımızdalar, hal hatır soruyoruz, “görüşelim” deyip ayrılıyoruz… bilgisayar ekranında, telefonun minicik camında. Bedenen çok uzaklarda. Dokunamadan, el sıkışamadan. Ekrandan “baybaaayyy” diye gülümseyip el sallayaraktan…
İşte bu yüzden bugün bu kadar yalnızız. Çünkü biz, yalnızca konuşarak değil; dokunarak, birlikte hareket ederek, birlikte karar vererek hayatı, yaşamayı, insan olmayı öğrendik. O alçak bahçe duvarlarında, tel örgüsüz arka bahçelerde, boş arsalarda iki taş kale arasında kurduğumuz küçük dünyalar; bize empatiyi, sınırı, dayanışmayı ve güveni öğretti.
Bütün o oyunların arkasında, içimizde sessizce duran şu cümle kaldı:
Biz dokunarak insan olmayı öğrendik.
Kalın sağlıcakla,
Mustafa Haluk Saran
20.02.2026 – Aydın










YORUMLAR