Kadın hakları ve kadın cinayetleri, günümüzde sadece hukuki ya da politik birer başlık değil; doğrudan yaşam hakkını, toplumsal adaleti ve insan onurunu ilgilendiren en yakıcı mücadele alanlarından biridir. Kadın cinayetlerini sadece öfke patlaması, kıskançlık krizi veya cinnet gibi bireysel ve anlık nedenlerle açıklamak, sorunun kökenini görmezden gelmektir. Bu cinayetler; toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, çarpık güç ilişkilerinin ve kadını bağımsız bir birey olarak görmeyen zihniyetin doğrudan bir sonucudur. Dolayısıyla her kadın cinayeti, politik ve toplumsal bir sorunun yansımasıdır. Yasalar ve uluslararası sözleşmeler, kadınların en temel yaşam güvencesidir. Ancak en güçlü yasalar bile etkin bir şekilde uygulanmadığı, yargı süreçlerinde “iyi hal” veya “haksız tahrik” indirimleriyle sulandırıldığı sürece, kâğıt üzerinde birer metinden ibaret kalır. “Kadın hakları mücadelesi, yalnızca kadınların omuzlarına yüklenecek bir yük değildir.” Kadınların sokaklarında korkmadan yürüyebildiği, kendi kararlarını özgürce alabildiği ve en temel hak olan yaşama hakkının devlet ve toplum eliyle, amasız ve fakatsız korunduğu bir düzeni kurmak hepimizin insani sorumluluğudur. Yitirilen her kadının ardından; yarım kalmış hayatlar, susturulmuş sesler ve adalete olan inancı sarsılmış bir toplum kalıyor. Bu gidişatı değiştirmek; sesimizi, sözümüzü ve mücadelemizi ortaklaştırmaktan geçer.
YAZARLAR
TÜMÜ
-
Nazif OkumuşHenüz yazısı bulunmuyor -
Tolgahan ErdoğanHenüz yazısı bulunmuyor

YORUMLAR