Türkiye bazen kendi tarihinin önüne öyle bir kavşakta gelir ki mesele artık yalnızca bir kanunun kabul edilmesi, bir siyasi partinin tutumu ya da Mecliste kullanılan oyların toplamı olmaktan çıkar. O kavşakta asıl soru sorulmaya başlar…
Biz geçmişimizin korkularıyla mı yaşayacağız, yoksa geleceğimizi ortak bir insanlık duygusuyla mı kuracağız?
10 Ağustos’u 11 Ağustos 2026’ya bağlayan süreçte Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”, kamuoyunda daha çok “çerçeve yasa” olarak tartışıldı. Düzenleme, silahlı örgütün fiilî varlığının ve silahlarının ortadan kalkmasının hukuki sonuçlarını belirlemeyi amaçlayan bir yapı taşıyor ve TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı. Oylama sonuçlarına göre teklif 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oy aldı.
Fakat bana göre bu oylamanın gerçek anlamı rakamlardan çok daha ötede bir sonuçtur.
Çünkü Türkiye’nin önündeki mesele artık yalnızca terörün veya silahların sona ermesi değildir. Mesele, silahın yerini hukukun, korkunun yerini güvenin, öfkenin yerini sağduyunun, ölümün yerini hayatın alıp alamayacağıdır.
Bir ülkenin gerçek gücü kaç yıl savaştığıyla değil, gerektiğinde kaç yüzyıllık önyargısını aşabildiğiyle ölçülür.
Güçlü devlet, güvenliği sağlarken barışı kurabilen; adaleti korurken toplumu birbirine düşmanlaştırmayan devlettir.
İnsanlık, iki dünya savaşından, soykırımlardan, sürgünlerden, etnik çatışmalardan ve milyonlarca insanın ölümünden sonra bazı temel değerleri ortaklaştırabildi. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin başlangıç noktası da budur: İnsanlar onur ve haklar bakımından eşittir; insan hakları milliyete, etnik kökene, dile veya başka bir statüye bağlı değildir.
Bu nedenle barış meselesini yalnızca milliyetçilik, solculuk, muhafazakârlık veya herhangi başka bir ideolojik kimliğin dar çerçevesinden değerlendirmek bana eksik geliyor.
Barış ideolojik değil, insani bir meseledir. Çünkü toprağa düşen insanın ideolojisi üzerinden acı çekmez anneler. Bir annenin gözyaşının milliyeti yoktur. Bir çocuğun babasız kalmasının sağı, solu yoktur. Bir gencin hayattan koparılmasının Türkçesi, Kürtçesi, Arapçası yoktur.
Türkiye’nin bu tartışmada en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri kavramları birbirinden ayırabilmektir. Barış istemek, yaşanan acıları unutmak değildir. Barış istemek, terörü meşru görmek değildir. Barış istemek, şehitleri unutmak değildir. Barış istemek, devletin güvenlik hakkından vazgeçmesi değildir.
Tam tersine barış, bir daha aynı annelerin ağlamamasını istemektir. Şehitlerin hatırasına gösterilebilecek en büyük saygılardan biri de yeni şehitlerin olmadığı bir ülke kurabilmektir.
Gazilerin fedakârlıklarına verilebilecek en büyük karşılıklardan biri, onların çocuklarının aynı acıları yaşamayacağı bir gelecek bırakabilmektir.
Bu nedenle şehit aileleri ve gaziler üzerinden sürekli olarak korku siyaseti üretmek yerine onların ne söylediğini de dinlemek gerekir. Kamuoyuna yansıyan açıklamalarda çeşitli şehit yakını ve gazi dernekleri ile temsilcilerinin “Çerçeve Yasası” sürecine desteklerini ifade ettikleri görülmüştür. Elbette hiçbir toplumsal kesim tek ses değildir; bütün şehit ailelerinin veya gazilerin aynı düşündüğünü söylemek doğru olmaz. Ama destek verenlerin varlığını görmezden gelmek de aynı derecede yanlıştır.
Burada insanın düşünmeden edemediği önemli bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Bedelin en ağırını yaşamış bazı insanlar “Bir daha aynı acılar yaşanmasın” diyerek barış ihtimaline kapı aralarken; hayatın bu bedellerinden görece uzakta duran bazı siyasi ve statükocu çevrelerin geçmişten kalma katı ideolojik reflekslerle barış ihtimaline karşı çıkmaları hayli düşündürücüdür.
Bu, Türkiye’nin tarihsel çelişkilerinden biridir. Bazen acıyı yaşayan insan barışmaya hazırdır; acıyı uzaktan tartışan insan ise hala savaşın diliyle konuşur.
Burada bir ayrımı özellikle yapmak gerekir. Bir milletvekilinin bir yasaya “hayır” demesi elbette demokratik hakkıdır. Demokrasi yalnızca bizim katıldığımız düşüncelerin özgürlüğü değildir. Karşı çıktığımız düşüncenin de kendisini ifade edebilmesidir.
Fakat burada ikinci bir soru sormak da meşrudur. Bir kanunun eksikleri varsa onları düzeltmek için mücadele etmek mi gerekir, yoksa ülkenin silahsız ve şiddetsiz bir geleceğe geçme ihtimalinin önüne bütünüyle set çekmek mi?
Barışı savunmak, hükümeti desteklemek değildir, barışı savunmak bir partiye oy vermek değildir, barışı savunmak, bir ideolojiyi kabul etmek değildir, barışı savunmak, yaşam hakkını savunmaktır. Hukukun üstünlüğünü savunmaktır. Demokratik siyaseti silahlı siyasetin önüne koymaktır.
Bu nedenle Avrupa insan hakları sisteminin temelinde de demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti birbirinden ayrılmaz değerler olarak görülmektedir. Hukuk devleti; iktidarın da hukukla bağlı olduğu, herkesin kanun önünde eşit bulunduğu ve bağımsız yargıya erişebildiği bir düzeni ifade eder.
Yani Türkiye’nin önündeki gerçek hedef yalnızca “terörsüz Türkiye” değil, aynı zamanda daha demokratik, daha adil, daha özgür ve daha güçlü bir hukuk devleti olan Türkiye olmalıdır.
YENİ PARTİ’DEKİ AYRIŞMA VE SİYASETİN SINAVI
Bu süreç siyasi partiler açısından da önemli bir sınavdır.
Özellikle son dönemde önemli bir siyasi ivme yakalayan Yeni Parti açısından oylamada ortaya çıkan ayrışma dikkat çekicidir. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre parti yönetimi milletvekillerini oylamada serbest bırakmış; Oy dağılımına göre 54 milletvekili “hayır”, 35 milletvekili “evet”, iki milletvekili ise çekimser oy kullanmıştır.
Bunun demokratik açıdan olumlu bir tarafı da vardır: Milletvekilleri kendi vicdanlarıyla karar verebilmiştir. Fakat siyasi açıdan başka bir gerçek de ortadadır. Tarihî meselelerde bir siyasi hareketin ortak bir gelecek perspektifi ortaya koyamaması, toplumda “Bu parti Türkiye’nin büyük meselelerinde nasıl bir yön tayin edecek?” sorusunu doğurmuştur.
Çünkü siyaset yalnızca iktidara karşı çıkmak değildir. Siyaset gerektiğinde risk almaktır. Gerektiğinde kendi tabanına rağmen doğru bildiğini söyleyebilmektir. Gerektiğinde dünün ezberlerini terk edebilmektir.
İYİ PARTİ VE İDEOLOJİNİN SINIRLARI
İYİ Parti’nin sürece itirazı da demokratik zeminde değerlendirilmelidir. Partinin temsilcileri, Türkiye’nin terörsüz olması gerektiğini savunurken mevcut yönteme, anayasal zemine ve sürecin siyasi çerçevesine itiraz etmişlerdir.
Ancak burada bütün siyasi hareketler için geçerli daha temel bir mesele vardır. Bir parti kimliğini sürekli tehdit, çatışma veya kutuplaşma üzerinden oluşturduğunda, barış ihtimali o kimliğin siyasi gerekçesini zayıflatır.
Bu yalnızca İYİ Parti için değil, bütün ideolojik partiler için geçerli bir tehlikedir. Çünkü gerçek barış geldiğinde düşmanlık üzerinden siyaset yapmak zorlaşır. İnsanlar birbirlerini tanımaya başladıkça korkular azalır.
Korkular azaldıkça sert ideolojilerin toplumsal alanı daralır. Bunun için barış yalnızca silahların susması değildir. Barış aynı zamanda siyaset dilinin değişmesidir.
MHP’NİN SÜREÇTEKİ TARİHSEL POZİSYONU
Bu sürecin belki de siyasal açıdan en dikkat çekici aktörlerinden biri MHP olmuştur. Geçmişten gelen milliyetçi siyasi kimliğine rağmen MHP yönetiminin sürecin başından itibaren kararlı bir irade ortaya koyması, Türk siyasetinin alışılmış kalıplarının dışına çıkan önemli bir durumdur.
Devlet Bahçeli, 5 Mayıs 2026’daki grup konuşmasında “Terörsüz Türkiye” yaklaşımının teslimiyet veya taviz olmadığını, devletin temel ilkelerinden vazgeçilmesi anlamına gelmediğini açık biçimde savunmuştur. MHP milletvekilleri de Genel Kurul görüşmelerinde hedefi silahın siyasetin ve toplumun üzerinden çekilmesi ve gelecekte yeni kuşakların korkuyla büyümemesi üzerinden tarif etmişlerdir.
Bu tavır, milliyetçiliğin yalnızca çatışmayla tanımlanmak zorunda olmadığını göstermesi açısından önemlidir. Belki de gerçek vatan sevgisi bazen savaşmaya hazır olmak kadar, barışmaya cesaret edebilmektir.
CHP’NİN SÜRECE SAHİP ÇIKMASININ ANLAMI
CHP’nin bütün güncel siyasi tartışmalarına ve iktidarla yaşadığı sert gerilimlere rağmen düzenlemeye destek vermesi de demokratik siyaset açısından önemlidir.
CHP Grup Başkanvekili Rahmi Aşkın Türeli, partinin silah ve şiddeti sona erdirecek, hukuk devletini güçlendirecek adımları desteklediğini açıklamış ve düzenlemeye olumlu oy vereceklerini belirtmiştir.
Bu, Türkiye’de ihtiyaç duyduğumuz siyaset anlayışının önemli bir örneğidir. Bir iktidara karşı olmak başka şeydir. Ülkenin yararına olduğunu düşündüğünüz bir meseleye karşı olmak başka şeydir. Demokrasi olgunluğu, rakibinizin yaptığı her şeyi yanlış görmek değildir. Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmektir.
Türkiye’nin yıllardır aşamadığı sorunlardan biri de bu dar siyasi ve çıkara dayalı beklentilerdir. Siyasi partiler çoğu zaman meseleleri içeriğine göre değil, kimin önerdiğine göre değerlendirmiştir. Oysa devlet meseleleri günlük parti rekabetinin üzerinde düşünülmelidir.
AK PARTİ AÇISINDAN YENİ BİR SİYASET ARAYIŞI
AK Parti açısından ise bu süreç yalnızca güvenlik politikası değil, aynı zamanda yeni bir siyasal pozisyon arayışı olarak okunabilir.
Uzun yıllar boyunca güvenlik, terörle mücadele ve bölgesel gelişmeler üzerinden şekillenen bir siyasetin, silahların tamamen devreden çıkarılmasını hukuki bir zemine taşıma iradesi göstermesi önemli bir yönetim tercihini ifade etmektedir.
Bunun siyasi sonuçları elbette tartışılacaktır. Seçim stratejileri tartışılacaktır. İttifak dengeleri tartışılacaktır. Siyaset mühendisliği tartışılacaktır. Ancak hiçbir siyasi hesap, ortaya çıkabilecek tarihsel fırsatın insani değerini gölgelememelidir. Çünkü bir siyasi iktidarın gerçek başarısı yalnızca seçim kazanmak değildir.
Kendisinden sonraki kuşaklara daha az çatışmalı bir ülke bırakabilmesidir. Bu nedenle cesaretli, iradeli ve geleceği okuyan bir siyaset mühendisliğidir.
Türkiye’nin bazı kesimlerinde hala güçlü olan statik ulusalcı refleksler de bu süreçte yeniden görünür hale gelmiştir. Burada insanlara hakaret etmek veya herhangi bir siyasi görüşü “ilkel” ilan etmek yerine düşüncenin kendisini sorgulamak gerekir. Ulusalcılık eğer ülkesini sevmekse değerlidir.
Ama ülke sevgisi sürekli düşman üretmeye dönüşüyorsa orada sorun vardır. Devleti savunmak, toplumun bir bölümünden korkmayı gerektirmez. Bayrağı sevmek başka bir dili yasaklamayı gerektirmez. Cumhuriyeti savunmak farklı kimlikleri dışlamayı gerektirmez. Ülkenin bütünlüğünü savunmak, demokratik haklardan korkmayı gerektirmez.
Yirmi birinci yüzyıl dünyasında güçlü devlet; farklılıklarını bastıran değil, farklılıkları ortak yurttaşlıkta buluşturabilen devlettir. Evrensel insan hakları düşüncesinin özü de budur.
İnsan doğduğu etnik kimlikle, konuştuğu dille, inancıyla veya dünya görüşüyle daha az insan olmaz. Devletin görevi vatandaşlarını birbirine benzetmek değil, farklılıklarına rağmen eşit haklara sahip olduklarını güvence altına almaktır.
Türkiye’nin tarihi büyük başarılarla olduğu kadar büyük savruluşlarla da doludur. Darbeler gördük, faili meçhuller gördük, terör gördük, köylerinden göç etmek zorunda kalan insanlar gördük, şehit cenazeleri gördük, çocuklarını dağdan dönsün diye bekleyen anneler gördük, evladının tabutuna sarılan anneler gördük. Gencecik insanların birbirlerinin düşmanı haline getirildiği dönemler yaşadık. Devletin yanlışlarını da gördük.
Şimdi soru şu: Bütün bunlardan ne öğrendik? Eğer elli yıl sonra hala aynı cümleleri kuracak, aynı korkuları büyütecek, aynı gençleri toprağa vereceksek tarih bize hiçbir şey öğretmemiş demektir.
Geçmişi değiştiremeyiz. Ama geçmişin geleceğimizi yönetmesine izin verip vermemek bizim elimizdedir.
Savaş zamanlarında cesaret çoğu zaman silahla ölçülür. Barış zamanlarında ise başka bir cesaret gerekir. Önyargınızdan vazgeçme cesareti. Düşman olarak öğretilen insanı dinleme cesareti. Kendi siyasi mahallenizin tepkisini göze alma cesareti. Acılar arasında hiyerarşi kurmama cesareti.
Ve gerektiğinde:
“Dün yanlış düşünmüş olabilirim.” diyebilme cesareti. Barış unutmak değildir. Barış teslim olmak değildir, barış geçmişi silmek değildir. Barış, geçmişin acılarından geleceğin çocuklarını kurtarmaktır.
Türkiye bugün böyle bir eşiğin önündedir. Çerçeve yasa kusursuz olabilir mi? Hayır. Eleştirilebilir mi? Elbette. Hukuk devleti eksikleri tartışılmalı mı? Kesinlikle. Demokratikleşme devam etmeli mi? Tereddütsüz.
AİHM ve AYM kararları, ifade özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı, yerel demokrasi, eşit yurttaşlık, şeffaf devlet ve bağımsız yargı konuşulmalı mı? Bunların hepsi konuşulmalıdır.
Çünkü barış yalnızca silah bırakmak değildir. Barış aynı zamanda adalet inşa etmektir. Ve kalıcı barış ancak hukukla mümkündür.
Çünkü devletler yasalar çıkarır, siyasetçiler kararlar verir, parlamentolar oy kullanır. Ama sonunda bütün bunların tek bir amacı vardır:
İnsanı yaşatmak. İnsanı yaşatamayan hiçbir ideolojinin anlamı yoktur. İnsanın onurunu koruyamayan hiçbir devlet anlayışı tamamlanmış değildir. İnsanın yaşam hakkını siyasetin üzerine koyamayan hiçbir demokrasi gerçek anlamda olgunlaşmış sayılamaz.
Bu nedenle benim için mesele Türk ile Kürt arasında değildir. Sağ ile sol arasında değildir. İktidar ile muhalefet arasında değildir. MHP, CHP, AK Parti, DEM Parti, Yeni Parti veya İYİ Parti meselesi de değildir.
Mesele çok daha büyüktür. Mesele insan ile ölüm arasındadır. Ve insanlığın tarafı bellidir: Hayattan yana olmak, hukuktan yana olmak, adaletten yana olmak, demokrasiden yana olmak, birlikte yaşamaktan yana olmak.
Geçmişin acılarını unutmayacağız; ama çocuklarımızın geleceğini de geçmişimizin acılarına mahkûm etmeyeceğiz. Çünkü barış bir siyasi partinin zaferi değildir.
Barış devletin de muhalefetin de Türk’ün de Kürt’ün de Arap’ın da tek başına zaferi değildir.
Barış, insanın zaferidir.
BEDRETTİN GÜNDEŞ / SOSYOLOG – YAZAR
Bedrettin Gündeş - Sosyolog, Yazar

YORUMLAR