Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Aleyna Semercioğlu
Aleyna Semercioğlu

Zihnimizin Bize Oynadığı Oyunlar

Bir gün içinde zihnimizden on binlerce düşünce geçiyor. Çoğunu fark etmiyoruz bile. Gökyüzünden geçen bulutlar gibi sessizce gelip gidiyorlar. Ama bazen içlerinden biri koyulaşıyor, büyüyor ve bütün gökyüzünü kaplıyor. O an sanki güneş bir daha hiç açmayacak, yağmur hiç dinmeyecekmiş gibi hissediyoruz.

Bilişsel davranışçı terapi, zihnin bu koyu bulutlara gereğinden fazla anlam yükleme hâline “bilişsel çarpıtma” diyor. Yani yaşadığımız bir durumu olduğundan daha karanlık, daha kesin ve daha kalıcı gösteren düşünme biçimleri… Asıl mesele, bu düşüncelerin karşımıza birer yorum gibi çıkmaması. “Belki böyledir,” demiyorlar. Kendilerini doğrudan gerçekmiş gibi sunuyorlar. Biz de çoğu zaman onları sorgulamadan kabul ediyoruz.

Bir ilişkiyi bir anda ikiye ayırabiliyoruz mesela: Ya mükemmel gidiyordur ya da tamamen bitmiştir. Arada kalan bütün ihtimalleri siliyoruz. Bazen karşımızdaki insanın zihnini okuyabildiğimizi sanıyoruz. “Kesin bana kızdı,” “Beni önemsemiyor,” ya da “Böyle yaptığına göre artık beni sevmiyor,” diye düşünüyoruz. Oysa elimizde çoğu zaman bir varsayımdan başka hiçbir şey olmuyor.

Bazen de tek bir başarısızlık, bütün geleceğimizin habercisine dönüşüyor. Bir şeyin bir kez kötü gitmesi, bundan sonra her şeyin kötü gideceğinin kanıtıymış gibi geliyor. “Demek ki ben hep böyle olacağım,” diyoruz. Bir de kendimize koyduğumuz o görünmez kurallar var: Hiç hata yapmamalıyım, her zaman güçlü olmalıyım, kimseyi hayal kırıklığına uğratmamalıyım, her şeyi kontrol edebilmeliyim… Elbette hayat bu kurallara uymuyor. Biz de her aksadığımızda kendimizi biraz daha yetersiz, biraz daha başarısız hissediyoruz.

Belki zihnin bize oynadığı en sinsi oyunlardan biri de hissettiğimiz şeyi gerçeğin kendisi sanmak. Başarısız hissediyorsak başarısız olduğumuza, değersiz hissediyorsak gerçekten değersiz olduğumuza inanıyoruz. Oysa başarısız hissetmek, başarısız olmak değildir. Bir duygunun çok güçlü olması da onun anlattığı hikâyenin mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez.

İşin güzel tarafı şu: Bu düşünce kalıplarını fark etmek bile onların üzerimizdeki gücünü azaltmaya başlıyor. Terapide öğrenilen alışkanlık aslında oldukça sade. Bir düşünce geldiğinde ona hemen inanmak yerine bir an durup kendimize şunları sormak: Bunu destekleyen gerçek kanıtlarım neler? Bunun tersini gösteren kanıtlar var mı? Yaşadığım şeye başka bir yerden bakabilir miyim?

İlk başta fazla basit gelebilir. Hatta bazen işe yaramıyormuş gibi bile hissettirebilir. Ama bunu tekrar ettikçe düşünceyle aramıza küçücük bir mesafe girer. Düşünce yine gelir, fakat artık bizi geldiği anda peşinden sürükleyemez. Onu biraz gecikmeyle, biraz merakla ve biraz da şüpheyle karşılamaya başlarız.

Bu, hissettiğimiz duyguyu yok saymak ya da geçersiz kılmak değildir. Duygu gerçektir; oradadır ve görülmeyi hak eder. Sorgulamamız gereken şey çoğu zaman duygunun kendisi değil, onun kulağımıza fısıldadığı hikâyedir. Üzülmek başka bir şeydir, üzüntünün “Bu benim sonum,” demesine sorgusuzca inanmak başka…

Zihnimiz hızlı karar vermek, bizi tehlikelerden korumak ve belirsizliği azaltmak üzere çalışan bir mekanizma. Bu yüzden aceleyle hüküm vermesi aslında çok da şaşırtıcı değil. Ama gökyüzünü kaplayan her koyu bulutun mutlaka fırtınaya dönüşmeyeceğini bilmek önemli. Çünkü bunu bildiğimizde, hüküm kesinleşmeden önce kendimize küçücük bir alan açabiliriz. Bir an durup gökyüzüne yeniden bakabilir ve sorabiliriz: “Gerçekten öyle mi, yoksa zihnim yine bana oyunlarından birini mi oynuyor?”

 

Uzm. Klinik Psikolog Aleyna Semercioğlu

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER