Bazı insanlar hayatımıza girer girmez gözümüzde farklı bir yere yerleşir. Henüz onları yeterince tanımadan, birkaç güzel sözü, ilgisi ya da bize hissettirdiği güven sayesinde onları olduğundan daha özel görmeye başlarız. Sanki hayatımızdaki bütün eksikleri tamamlayacak, bizi her koşulda anlayacak ve hiç hayal kırıklığı yaratmayacak biriyle karşılaşmışızdır. Psikolojide bu eğilim “idealizasyon” olarak adlandırılır.
İdealizasyon, bir insanın olumlu yönlerini büyütürken eksiklerini ve sınırlarını görmezden gelmektir. Bu kişi romantik partnerimiz, yakın arkadaşımız, aileden biri, iş yerindeki yöneticimiz ya da hayran olduğumuz bir sanatçı olabilir. Onu yalnızca bir insan olarak değil, ihtiyaçlarımızın cevabı gibi görmeye başlarız. Bize iyi gelen davranışlarını merkeze alır, gerçekçi olmayan beklentiler kurarız.
Ancak hiçbir insan kusursuz değildir. Herkes zaman zaman hata yapar, yorgun olur, yanlış anlaşılır ya da beklentileri karşılayamaz. İdealize ettiğimiz kişi bir gün istediğimiz gibi davranmadığında, zihnimizde oluşturduğumuz kusursuz görüntü sarsılır. Bu noktada “değersizleştirme” devreye girebilir. Dün çok sevdiğimiz, “hayatımda tanıdığım en iyi insan” dediğimiz kişi; bugün bencil, güvenilmez veya tamamen kötü biri gibi görünebilir.
Bu keskin değişim çoğu zaman karşımızdaki insanın bir anda değişmesinden kaynaklanmaz. Değişen, ona bakışımızdır. Başlangıçta sadece iyi taraflarını görmek istediğimiz kişiyi, hayal kırıklığı yaşadığımızda yalnızca hatalarıyla değerlendirmeye başlarız. Oysa insan ne tamamen iyi ne de tamamen kötüdür. Herkesin güçlü yönleri, eksikleri, ihtiyaçları ve sınırları vardır.
İdealizasyon ve değersizleştirme özellikle yakın ilişkileri yıpratabilir. Bir ilişkide karşı tarafı sürekli yüceltmek, onun üzerinde ağır bir beklenti baskısı yaratır. Kişi, idealize edildiği için kendisi gibi davranmakta zorlanabilir. Ardından gelen sert eleştiriler ve suçlamalar da ilişkiyi güvenli bir alan olmaktan çıkarır. Sevgi, yerini belirsizliğe ve kırgınlığa bırakabilir.
Sosyal medya bu durumu daha da görünür hâle getirir. İnsanlar çoğunlukla yaşamlarının en iyi anlarını paylaşır. Ekrandan baktığımızda bazı ilişkiler kusursuz, bazı insanlar da her yönüyle başarılı görünebilir. Fakat görmediğimiz yorgunluklar, tartışmalar, kaygılar ve hatalar da vardır. Birini yalnızca paylaşımlarından tanıyıp kusursuz ilan etmek, gerçek insanı değil, seçilmiş bir görüntüyü sevmek anlamına gelir.
Hayal kırıklığı yaşamak elbette doğal ve kaçınılmazdır. Önemli olan, kırıldığımızda karşımızdaki kişiyi bütünüyle değersiz ilan etmemektir. “Bu davranışın beni incitti” diyebilmek, “Sen zaten kötüsün” demekten daha sağlıklı bir iletişim kurar. Aynı şekilde, birini sevmek onun her davranışını kabul etmek anlamına gelmez. Sınır koymak ve mesafe almak da bazen gerekli olabilir.
Olgun ilişkiler, kusursuzluk beklentisiyle değil, gerçekçilikle güçlenir. Birini göklere çıkarmadan sevmek, yere indirmeden hayal kırıklığını ifade edebilmek gerekir. Çünkü gerçek yakınlık, karşımızdakini kahraman ya da düşman olarak değil; iyi ve zor yanlarıyla birlikte bir insan olarak görebildiğimiz yerde başlar.
Uzm. Klinik Psikolog Aleyna Semercioğlu

YORUMLAR