Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Mustafa Haluk Saran
Mustafa Haluk Saran

İnsan Ölünce Bildikleri Ne Olur?

Merhaba Dostlar.

İnsan bazen hayatı boyunca yapmak istediklerine ya da çeşitli nedenlerle ertelediği parlak fikirlerini gerçekleştirmeye yetişemez. Aklında planlar olur. Anlatmak istedikleri, yazmak istedikleri, bir gün toparlayıp ortaya koymayı düşündüğü şeyler… Hepsi bir kenarda durur. “Nasıl olsa zamanım var,” der. Sonra yazarım, sonra anlatırım, sonra toparlarım… Ama hayat her zaman o “sonra”yı vermez.

Ben bu durumu fark ettiğim 24 Şubat 2019 tarihinden beri düşünüyorum.
Oğlumuzun aramızdan ayrıldığı günden beri…

O bir senaristti. Yazardı. Üretirdi. Daha yolun başındaydı ama hedefleri çok yükseklerdeydi. Kısa film senaryosu ödülü vardı. Hikâye anlatmayı çocukluğundan beri severdi. Hatta daha beş yaşındayken, amcama anlattığı bir hikâyeyi hiç unutmam. Uzun uzun bir giriş yapmış… süslü, detaylı… dinleyenleri hazırlayan bir anlatımla. Sonra birden hikâyeye girmiş:

“Babamla bir gün dalışa çıktık. O önde, ben arkada yüzüyorduk. Birden babama yandan yaklaşan bir köpek balığı gördüm. Babamı uyarma imkânım yoktu. Yaklaşmasını bekledim. Tam saldıracakken bastım tetiğe. Zıpkını yediği gibi kaçtı. Babam fark edince geldi bana sarıldı…”

Beş yaşında bir çocuk… Ama kurgu var, gerilim var, çözüm var. Bu bir yetenekti. Ama sadece yetenek de değildi. Zihninde koskoca bir dünya vardı.

Yıllar geçti. Yazmaya devam etti. Hikâyeler… senaryolar… hatta birkaç roman… Ama çoğu hâlâ taslak hâlindeydi. Kafasında daha anlatacak çok şeyi vardı. Bazen oturur sohbet ederdik. Hikâyelerini anlatırdı. Gülerek, heyecanla… Sanki hepsi bir gün hayata geçecekmiş gibi. Ama o “bir gün” gelmedi. Eserlerini dünyaya açma zamanı gelmişti ama yayıncılardan kaynaklanan sorunlar nedeniyle bunalıma girdi… ve hayatına son verdi.

Uzun süre şoktan çıkamadım. Ancak psikolojik destek alarak kabullenebildim durumu. Ondan sonra kafama bir tek şu soru takıldı: “Onca bilgi, onca fikir, onca hikâye nereye gitti? Ne oldu onlara?” Aslında açık ve net olduğu yanı sıra sert olan o cevabı bir türlü kabullenemiyordum. Aylarca düşündüm. Yıllarca düşündüm. Sadece onun için değil… herkes için. Bir yazarın yazamadıkları… Bir mühendisin hayata geçiremedikleri… Bir insanın içinde kalmış, kimseye ulaşmamış düşünceler… Gerçekten ne oluyordu onlara? Bir yerlerde havada asılı mı kalıyordu o fikirler?

Bir yazar düşünün. Yıllarca okumuş, düşünmüş, notlar almış… Zihninde cümleler kurmuş. Bazılarını yazmış ama çoğunu ertelemiş. “Daha zamanı var,” demiş. Ama yazılmayanlar zamanla silinir. İlk başta hatırlarsınız. Sonra bazı detaylar kaybolur. Sonra ana fikir bulanıklaşır. Ve bir süre sonra… sanki hiç düşünülmemiş gibi yok olur.

Bir mühendis düşünün. Çözümler üretmiş, sistemler kurmuş, problemler çözmüş… Ama her fikrini hayata geçirememiş. Taslaklar, yarım kalmış projeler, “sonra bakarım” diye kenara konulan çözümler… Uygulanmayan fikirler de zamanla kaybolur. Çünkü düşünülmüş olmak yetmez. Hayata geçmeyen, paylaşılmayan fikir ne yazık ki kalıcı olmaz.

Bir gezgin düşünün. Dünyayı dolaşmış, sadece gezmemiş, gittiği yerlerde yaşamış. Farklı hayatlar görmüş, insanlarla konuşmuş… Belki bir dağ köyünde bir akşam, belki bir tren yolculuğunda kısa bir sohbet… Hayatın başka yüzlerine dokunmuş. Ama bunların çoğunu anlatmamış. Yazmamış. Kaydetmemiş. Zihninde kalmış. Ve zamanla… onlar da silikleşmiş.

Örneklerimin üçü de farklı alanlarda ama aynı noktada buluşuyor: Paylaşılmayan şey kalıcı olmuyor.

İnsan her an ölebilir. Bu tartışmasız. Ama insanın bildikleri? İşte orası düşündürücü.

Cevap aslında acı ama net: Yazılmayan, anlatılmayan, aktarılmayan bilgi bu dünya için yoktur. Bilgi, ancak başka insanlara aktarıldığı anda gerçek olur. Aksi halde sadece bir zihnin içinde hapis kalır. Ve o zihin sustuğunda… o da susar.

Ama ben buna uzun süre razı olamadım. Bu gerçeği hep reddettim, bir türlü kabullenemedim. O kadar emek… o kadar düşünce… o kadar hayal… Bunların hepsinin yok olup gitmesi fikri içime asla sinmedi.

Kendimce bir model kurdum. Belki de bilgi kaybolmuyordur. Belki de bizim bildiğimiz anlamda kayboluyordur ama bilmediğimiz başka bir ortamda saklanıyordur. Bir tür evrensel bellek gibi… Kozmik bir arşiv gibi… İnsanın ürettiği, düşündüğü, hissettiği her şeyin bir şekilde iz bıraktığı ve bu izlerin tamamen yok olmadığı bir yer. Belki de o bilgi, kendine ihtiyaç duyan, açmaya hazır olan, onu kullanabilecek bir zihne başka bir yoldan ulaşıyordur. Bir ilham olarak… Bir fikir kıvılcımı olarak… Bir anda “aklına gelivermiş” gibi…

Bunu kanıtlayamam. Ama şunu biliyorum: İnsanlık tarihi, aynı fikri birbirinden habersiz şekilde düşünen insanlarla dolu. Aynı keşfi farklı yerlerde yapanlar… Aynı düşünceye farklı zamanlarda ulaşanlar… Belki de hiçbir şey gerçekten kaybolmuyordur. Ama şu da bir gerçek ki, o bilgi herkese açık değil.

O yüzden mesele sadece “bilmek” değil. Mesele: Bildiğini bu dünyada görünür kılmaktır. Yazarak. Anlatarak. Paylaşarak. Eksik de olsa… yarım da olsa…

Çünkü bazen bir cümle yeter. Bir not, küçük bir fikir başka birinin yolunu açmaya yeter. Bugün bir yere kaydedilmiş önemsiz görünen bir düşünce, yarın bir başkasının hayatında büyük bir kapı açabilir.

Belki de benim yazmaya başlamama sebep olan o şarkının dediği gibi:

Hayatta anlatmaya değer,
Bildiğin bir şey varsa eğer,
Haykırıp dağlara taşlara;
Anlatmalıymış meğer.

Onu saklamanın bir anlamı yok. Çünkü anlatılmayan bilgi, zannedildiği gibi sır olarak görünür ama aslında yok olur.

Sonuçta geriye tek bir şey kalıyor: Bir insanın ne bildiği değil, o bilgiden dünyada ne kadarını bıraktığı.

Eninde sonunda herkesin kendine sorması gereken soru da şu:

Benden geriye, ne kalacak?

Sağlıklı, huzurlu, mutlu bir ömür dilerim.
Kalın sağlıcakla.

Mustafa Haluk Saran
01.05.2026

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER