Demokrasilerde sandık, sadece bireye verilmiş kişisel bir yetki belgesi değildir. Sandık; adayın temsil ettiği kurumsal iradeye, ilan edilen seçim vaatlerine ve o adayı alanlara sunan genel merkezin beyannamesine onay verilmesidir. İzmir gibi siyasi hafızası belirgin, seçmen bilinci ve refleksleri yüksek bir kentte bir partinin logosu ve kurumsal kimliğiyle oy toplayıp seçildikten sonra karşı kutuptaki bir siyasi anlayışa geçiş yapmak, her şeyden önce seçmenin tercihine ve verilmiş taahhüde bir ihlaldir.
Ancak bu tablonun sorumluluğunu yalnızca parti değiştiren belediye başkanına yüklemek, resmin eksik kalmasına yol açar. Bu sürecin arka planında; aday belirleme sürecinde seçmenin eğilimlerini, kent hafızasını ve liyakat kriterlerini göz ardı eden parti yönetiminin de ciddi bir payı bulunmaktadır.
Özgür Özel yönetimi, aday tercihinin sorumluluğunu yok sayamaz. Özgür Özel ve mevcut parti yönetimi, seçim sürecinde “değişim” söylemiyle yola çıkarken aday belirleme mekanizmalarını merkeziyetçi bir kararla şekillendirmiştir. Kentin dinamiklerini, tabanın beklentilerini ve adayın kurumsal aidiyet duygusunu yeterince tartmadan yapılan tercihler; bugün yaşanan krizlerin ve temsil kayıplarının zeminini hazırlamıştır.
İzmir seçmeni sandığa gittiğinde, aday gösterilen ismin partinin temel ilkelerine bağlı kalacağına inanarak oy vermiştir. Adayı bizzat belirleyip seçmenin önüne koyan genel merkez yönetimi; aday gösterdiği ismin çizgisinden, ideolojik aidiyetinden ve kente karşı sorumluluğundan birinci dereceden sorumludur.
Parti değişikliklerinde sıklıkla öne sürülen “kente hizmet etmek”, “merkezi yönetimle uyum yakalamak” veya “projeleri onaylatmak” gibi gerekçeler; sandıkta oy veren binlerce insanın iradesini tek taraflı olarak geçersiz kılmaya yetmez.
Damla Nalçacıoğlu
















YORUMLAR