İstanbul’da her sağanak yağmur yağdığında aynı filmi izliyoruz. Aniden kararan gökyüzü, dakikalar içinde suyla dolan alt geçitler, sulara gömülen araçlar ve çaresizce su tahliyesi yapmaya çalışan insanlar… Yağmur dindiğinde ise değişmeyen klasik açıklama: “Metrekareye olağanüstü miktarda yağış düştü, iklim krizi…”
İklim krizinin kapıda olduğu doğru; peki biz bu kapıyı kilitledik mi yoksa ardına kadar açıp felaketi içeri mi buyur ettik? Her felaketin ardından suçu doğaya atmak, sorumluluktan kaçmanın en konforlu yoludur. Oysa İstanbul’da boğulan doğanın düzeni değil, en başta vizyonsuz şehirleşme anlayışımızdır.
Bir kentin sağanak yağışa dayanabilmesi için sadece devasa gider borularına değil, en başta toprağa ihtiyacı vardır. Toprak, yağmur suyunu emen doğal bir sünger görevi görür.
Biz ne yaptık?
İstanbul’un dikey ve yatay her metresini betonla, asfaltla kapladık. Yeşil alanları tırpanladık, su havzalarını imara açtık, derelerin yatağını daraltıp üzerine binalar diktik. Toprağın ememediği su ne yapacak? Elbette en düşük kottaki yollara ve evlerin bodrum katlarına akacak.
İstanbul’un yağmurlu her imtihanında, çizmeleri giyip su birikintisinde poz verme dönemi kapanmalıdır. Yağmur doğanın bereketidir. Onu felakete dönüştüren ise bizim beton sevdamız ve öngörüsüzlüğümüzdür.
Damla Nalçacıoğlu
















YORUMLAR