Hayatımız boyunca pek çoğumuz nazik olmanın, yardımsever davranmanın ve başkalarını kırmamaya özen göstermenin önemli değerler olduğunu öğrenerek büyürüz. Empati kurmak, destek olmak ve gerektiğinde fedakârlık yapmak elbette sağlıklı ilişkilerin temel taşları arasındadır. Ancak bazen bu değerler, kişinin kendi ihtiyaçlarını sürekli geri plana attığı bir yaşam biçimine dönüşebilir. İşte tam bu noktada, birçok insanın fark etmeden yaşadığı ortak bir sorun ortaya çıkar: Hayır diyememek.
İstemediğimiz bir daveti kabul etmek, iş yerinde üzerimize düşmeyen sorumlulukları üstlenmek, dinlenmeye ihtiyacımız olmasına rağmen bir başkasının talebini geri çevirememek ya da yalnızca karşımızdaki kişi üzülmesin diye kendi planlarımızdan vazgeçmek… Bunların her biri günlük hayatta sıkça karşılaşılan durumlardır. İlk bakışta bu davranışlar anlayışlı ve fedakâr görünse de, uzun vadede kişinin psikolojik iyi oluşunu olumsuz etkileyebilir.
Hayır diyememek çoğu zaman karakter zayıflığı ya da iletişim becerisi eksikliği değildir. Aksine, bu davranışın arkasında çoğunlukla öğrenilmiş düşünce kalıpları ve güçlü duygusal süreçler yer alır. Psikoloji alanındaki araştırmalar, insanların önemli bir bölümünün sosyal kabul görme ihtiyacını oldukça güçlü yaşadığını göstermektedir. Bir gruba ait hissetmek ve ilişkilerini sürdürebilmek insanın temel psikolojik ihtiyaçlarından biridir. Bu nedenle birçok kişi, başkalarının onayını kaybetme ihtimalini olduğundan daha büyük bir tehdit olarak algılayabilir.
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) perspektifinden bakıldığında ise hayır diyememenin temelinde çoğu zaman otomatik düşünceler bulunur. “Hayır dersem beni bencil sanırlar.”, “İnsanları hayal kırıklığına uğratmamalıyım.”, “İyi insanlar her zaman yardım eder.”, “Beni sevmeleri için herkesi memnun etmeliyim.” gibi düşünceler zaman içinde sorgulanmadan kabul edilen kurallara dönüşebilir. Kişi bu düşüncelerin doğruluğunu test etmeden onlara göre hareket etmeye başlar.
Oysa bu düşüncelerin önemli bir kısmı bilişsel çarpıtmalar içerir. Zihin çoğu zaman karşı tarafın vereceği tepkiyi felaketleştirir, reddedilme olasılığını abartır ya da insanların kendisi hakkında olumsuz düşüneceğine dair kanıtı olmayan varsayımlar üretir. Gerçekte ise çoğu insan, uygun bir dille ifade edilen sınırları anlayışla karşılayabilir. Ancak kişi bunu deneyimleme fırsatı bulamadığı için korkuları değişmeden kalır.
Hayır diyememenin en görünmeyen maliyeti ise zamanla biriken duygusal yüklerdir. İstemediği hâlde sürekli “evet” diyen kişiler başlangıçta huzuru koruduklarını düşünebilirler. Ancak zaman içinde yorgunluk, tükenmişlik, öfke, kırgınlık ve değersizlik hisleri ortaya çıkabilir. Çünkü her istemsiz “evet”, kişinin kendi ihtiyaçlarını biraz daha ertelemesi anlamına gelir. Bir süre sonra kişi yalnızca başkalarının beklentilerine göre yaşayan biri hâline gelebilir ve kendi isteklerini ayırt etmekte bile zorlanabilir.
Bu durum özellikle “insan memnun etme” eğilimi yüksek bireylerde sık görülmektedir. Sürekli başkalarının mutluluğundan sorumlu hissetmek, kişinin kendi ruh sağlığını ihmal etmesine neden olabilir. Oysa hiçbir insan çevresindeki herkesin beklentisini aynı anda karşılayabilecek güce sahip değildir. Herkesi memnun etmeye çalışmak çoğu zaman mümkün olmadığı gibi, kişiyi kronik stres altında bırakan bir yaşam biçimine dönüşebilir.
Hayır demekten kaçınmanın bir diğer nedeni de suçluluk duygusudur. Pek çok kişi, sınır koyduğunda karşı tarafın üzüleceğini düşünerek suçluluk hisseder. Oysa suçluluk duygusu her zaman yanlış bir şey yaptığımız anlamına gelmez. Bazen yalnızca yıllardır sürdürdüğümüz davranış kalıplarını değiştirmeye başladığımız için ortaya çıkar. Yeni bir beceri öğrenirken hissedilen bu rahatsızlık zamanla azalır.
Sağlıklı sınırlar koyabilmek, ilişkileri zayıflatmaz; aksine daha sağlıklı hâle getirir. Çünkü sınırların olmadığı ilişkilerde zamanla kırgınlıklar, bastırılmış öfke ve tükenmişlik birikmeye başlar. Kişi dışarıdan yardımsever görünse bile içten içe anlaşılmadığını veya değerinin bilinmediğini hissedebilir. Bu da ilişkilerde samimiyetin azalmasına neden olabilir.
Sınır koymak ise yalnızca “hayır” demekten ibaret değildir. Kendi ihtiyaçlarını fark edebilmek, önceliklerini belirleyebilmek ve bunları karşı tarafa saygılı bir dille ifade edebilmektir. “Bugün buna zaman ayıramayacağım.”, “Bu konuda yardımcı olamayacağım.”, “Dinlenmeye ihtiyacım var.”, “Şu an bunu üstlenmem benim için uygun değil.” gibi ifadeler hem kişinin kendisini korumasını sağlar hem de karşı tarafla sağlıklı bir iletişim kurulmasına yardımcı olur.
Araştırmalar, sınır koyabilen bireylerin psikolojik dayanıklılıklarının, özsaygılarının ve yaşam doyumlarının daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bunun nedeni, bu kişilerin yalnızca başkalarının ihtiyaçlarına değil, kendi ihtiyaçlarına da değer vermeleridir. Kendine değer vermek ise bencillik değil, ruh sağlığını koruyabilmenin önemli bir parçasıdır.
Hayır demeyi öğrenmek bir gecede kazanılan bir beceri değildir. Özellikle yıllardır herkesi memnun etmeye çalışan kişiler için başlangıçta oldukça zorlayıcı olabilir. Ancak küçük adımlarla başlanabilir. Öncelikle her talebe hemen cevap vermek yerine düşünmek için zaman istemek, gerçekten istemediğimiz durumları fark etmek ve suçluluk hissetsek bile sınırlarımızı korumaya devam etmek bu sürecin önemli parçalarıdır. Zaman içinde kişi, çoğu korkusunun gerçekleşmediğini deneyimledikçe kendini daha güvenli hissetmeye başlar.
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Söylediğimiz her “evet”, gerçekten bizim özgür seçimimiz mi, yoksa reddedilme korkusunun sessiz bir sonucu mu? Çünkü bazen başkalarını mutlu etmeye çalışırken en çok ihmal ettiğimiz kişi, kendimiz oluruz.
Unutmayalım ki sağlıklı ilişkiler, kişinin kendisini yok saydığı değil; hem kendisinin hem de karşısındaki insanın ihtiyaçlarına saygı duyabildiği ilişkilerdir. Bu nedenle bazen ruh sağlığımızı koruyan en güçlü kelime, söylemekten çekindiğimiz o iki harf olabilir: Hayır.

YORUMLAR