Çocukluk, takvim yapraklarında sona eriyor. Büyüyor, evden ayrılıyor, kendi hayatımızı kuruyoruz. Meslek sahibi oluyor, yeni insanlar tanıyor, belki bir gün kendi çocuklarımızı büyütüyoruz. Fakat içimizdeki bazı duygular bizimle birlikte büyümüyor. Onlar, ortaya çıktıkları yaşta kalıyor.
Çocukken görülmeyen biri, yetişkin olduğunda da fark edilmek için çabalayabiliyor. Sürekli eleştirilen bir çocuk, yıllar sonra en küçük hatasında kendisini acımasızca yargılayabiliyor. Sevgiyi ancak başarılı olduğunda gören biri ise dinlenirken bile suçluluk duyabiliyor. Çünkü çocuklukta duyduğumuz cümleler zamanla kaybolmuyor; bazen iç sesimize dönüşüyor.
Her çocukluk yarası büyük ve sarsıcı olaylardan doğmuyor. Bazen bir çocuğun heyecanla anlattığı şeyin hiç dinlenmemesi, korktuğunda küçümsenmesi, ağladığında susturulması da iz bırakıyor. Sofrada karnı doyurulan fakat duyguları hiç sorulmayan çocuklar var. Üzerine temiz kıyafetler giydirilen ama olduğu hâliyle kabul edildiğini hiç hissedemeyen çocuklar…
İhmal, her zaman bir şeyin yapılması değildir; bazen yapılmayan şeydir. Söylenmeyen bir “Seninle gurur duyuyorum”, verilmeyen bir sarılma, sorulmayan bir “Nasılsın?” Çevresindeki herkes onun için elinden geleni yaptığını düşünürken çocuk, kendi içinde görünmez olduğuna inanabilir.
Sonra büyür.
Kimseye yük olmamak için yardım istemez. Terk edilmekten korktuğu için kendisinden fazla ödün verir. Eleştirilmemek için kusursuz olmaya çalışır. Sevilmeye layık olduğunu kanıtlamak amacıyla herkesi memnun eder. Birisi ona içtenlikle yaklaştığında bile kuşkulanır; çünkü karşılıksız sevginin dilini öğrenememiştir.
Dışarıdan bakıldığında güçlü, başarılı ve bağımsız görünebilir. Oysa bu güç her zaman özgüvenden doğmaz. Bazen kimseye ihtiyaç duymamayı çok erken öğrenmiş bir çocuğun zırhıdır. “Ben her şeyin üstesinden gelirim” cümlesinin arkasında, “Nasıl olsa kimse gelmeyecek” düşüncesi saklanabilir.
Çocukluk yaralarının en zor yanı, insanın bir süre sonra onları karakteri sanmasıdır. Kendisine “Ben zaten böyleyim” der. Oysa belki mesafeli değil, incinmekten korkuyordur. Belki aşırı hassas değil, yıllardır duyulmamış duygular taşıyordur. Belki kontrolcü değil, yeniden çaresiz kalmamak için her şeyi önceden bilmeye çalışıyordur.
Geçmişi değiştiremeyiz. Bize söylenmemiş güzel sözleri geçmişe dönüp söyletemez, tutulmamış elimizi yıllar sonra o güne uzatamayız. Fakat geçmişte yaşananların bugünümüzü nasıl biçimlendirdiğini fark edebiliriz. İyileşme belki de tam burada başlar: Kendimizi suçlamayı bırakıp davranışlarımızın ardındaki yarayı görebildiğimiz yerde.
İyileşmek, yaşananları inkâr etmek değildir. Her şeyi unutmak ya da bizi incitenleri mutlaka affetmek de değildir. İyileşmek, geçmişin bugünkü hayatımız üzerindeki söz hakkını azaltmaktır. Çocukken alamadığımız şefkati bugün kendimize verebilmek, sınır koymayı öğrenmek ve yardım istemenin güçsüzlük olmadığını kabul etmektir.
Çocukluk elbette biter. Fakat çocukluk yaraları, görülüp anlaşılıncaya kadar bizimle yürümeye devam edebilir.
Belki insan bir sabah bütün yaralarından kurtulmuş olarak uyanmaz. Ama bir gün, içinde yıllardır bekleyen o çocuğa dönüp şöyle diyebilir:
“Seni görüyorum. Hissettiklerin gerçekti. Ve artık yalnız değilsin.”
















YORUMLAR