Dijitalleşme, insanlık tarihinin en büyük sıçramalarından biri şüphesiz. Dünyayı küçülttü, bilgiyi eşitledi,
mesafeleri anlamsızlaştırdı. Ancak her devrim gibi arkasında derin, sessiz bir tortu da bırakıyor. Bugün
adına “dijital deformasyon” dediğimiz şey; sadece ekran başında çok vakit geçirmekle ilgili değil, bizzat
insan ruhunun, toplumsal bağların ve binlerce yıllık kültürün şekil değiştirmesi, yer yer aşınmasıdır.
Dijital ortamda akış o kadar hızlı ki makaleler okumaya, analizler yapmaya tahammülümüz kalmadı. 30
saniyelik videolarla her şeyi bildiğini sanan bireylere dönüştük. Tarihin hiçbir döneminde birbirimize bu
kadar bağlı, aynı zamanda hiç bu kadar yalnız hissetmemiştik. Gülen yüzü sadece emojilerde görür olduk.
Eskiden bir gün batımını seyretmek, bir dost ile kahve içmek, sohbet etmenin tadını çıkarmak keyifli bir
amaçtı. Sosyal medya algoritmaları ise artık bize sadece duymak istediklerimizi fısıldıyor. Aynı kategoride
olan insanlar topluluğu ile dijital bağ kurarken; farklı olanları öteki veya tehdit olarak kodluyor. Toplumsal
uzlaşı ve ortak akıl, yerneyi dijital linç kültürüne bırakıyor.
Dijital çağın getirdiği bu deformasyon, teknolojinin kendisinden değil, onu kullanım biçimimizden
kaynaklanıyor. Akıllı telefonlarımızın ekranı parladıkça içimizdeki toplumsal ışığın sönmesine izin
vermemek bizim elimizde.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştıran harika bir araç olmalıdır; bizi, değerlerimizi ve toplumsal dokumuzu
şekillendiren bir amaç değil. Belki de ihtiyacımız olan şey; bizi biz yapan, yüz yüze, yavaş ve derin insani
ilişkilere yeniden sıkı sıkıya sarılmaktır

YORUMLAR