Değerli GazeteHalk.com.tr okurları,
Öncelikle her birinizi içtenlikle selamlıyorum. Bugünden itibaren “Şerh Düşüyorum” başlığıyla bu köşede sizlerle birlikte olacağım. Her salı ve cuma, gündemin hukuka dokunan yanlarını, görmezden gelinen ayrıntıları ve söylenmesi gerekip de söylenmeyenleri buradan sizlerle paylaşacağım.
Söze girmeden önce bir teşekkür borcumu da yerine getirmek isterim. Bana bu sayfada yer açan Genel Yayın Yönetmenimiz Bülent Eryılmaz başta olmak üzere, GazeteHalk.com.tr’nin emeği geçen tüm çalışanlarına içtenlikle teşekkür ediyorum. Farklı seslerin her zamankinden daha kıymetli olduğu bu günlerde, o seslere kapı açmak kolay iş değil.
Neden “Şerh Düşüyorum?”
Gelelim köşenin adına.
“Şerh”, Arapçadan dilimize geçmiş bir kelime; açmak, açıklamak, yorumlamak demek. Eski kitapların kenarlarına düşülen notlar şerhtir. Ana metne dokunmaz, tek kelimesini değiştirmez; ama o kenardaki birkaç satır, metni sonradan okuyanın metne bakışını değiştirir.
Biz hukukçular bu kelimeyi en çok “muhalefet şerhi” olarak biliriz. Heyet hâlinde verilen bir kararda çoğunluğa katılmayan hâkim, neden katılmadığını gerekçesiyle karara yazar. Bu şerh davanın sonucunu değiştirmez. Dava çoğunluğun dediği gibi biter, karar kesinleşir, dosya kapanır. Peki o hâkim, hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini bile bile neden oturup sayfalarca gerekçe yazar?
Çünkü muhalefet şerhi bugüne değil, yarına yazılır. “Tarihe şerh düşmek” sözü de buradan gelir: Kayda geçmek, “Ben buradaydım, gördüm ve katılmadım” demek.
Tarih de bu şerhleri unutmaz. 1896’da ABD Yüksek Mahkemesi siyahlarla beyazların “ayrı ama eşit” tutulabileceğine hükmettiğinde, karara karşı çıkan tek yargıç John Marshall Harlan’dı. Harlan o gün kaybetti. Fakat 1954’te aynı mahkeme o anlayışı terk ettiğinde haklı çıkan çoğunluk değil, 7’ye karşı tek muhalif olan Harlan oldu. Bugün o kararın çoğunluk gerekçesini ve diğer yedi kişiyi hatırlayan neredeyse hiç kimse yok; Harlan’ın “Anayasamız renk körüdür ve vatandaşlar arasında sınıfları ne bilir ne de hoş görür.” cümlelerini içinde barındıran tarihi şerhi ise hâlâ hukuk fakültelerinde okutuluyor.
İşte bu köşe de böyle bir yer olacak. Gündemin oy çokluğuyla alınmış kararlarına, herkesin başını sallayıp geçtiği doğrulara, “bu böyle gelmiş böyle gider” denilen haksızlıklara şerh düşeceğim. Bazen hazırlanan bir kanun maddesine, bazen verilen bir mahkeme kararına, bazen de hepimizin sessizce kabullendiği bir alışkanlığa.
Şunu iyi biliyorum ki, susmak da bir oydur ve susanın imzası çoğunluğun kararının altına düşer. Ben imzamı oraya atmayacağım.
Sonucu değiştiremeyebilirim. Ama şerhimi kayda geçireceğim. Çünkü kararı bugün güçlü olan çoğunluk verir; hükmü ise yarın tarih kurar.
Bu Köşedeki İlk Şerhim
Bu köşeye başlarken takvim de bana bir konu bıraktı. Birkaç gün önce Cumhuriyetimizin 103. yılını kutladık.
29 Ekim 1923’te ilan edilen yalnızca bir yönetim biçimi değildi. İlan edilen, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğuydu. O gün tebaa olmaktan çıkıp yurttaş olduk. Ama Cumhuriyet bir tabela değildir. Onu ayakta tutan iki direk vardır: Demokrasi ve hukukun üstünlüğü. Demokrasi, iktidarın sandıktan çıkmasını sağlar. Hukukun üstünlüğü ise sandıktan çıkanın da kanunun altında kalmasını. Biri olmadan öteki topal kalır.
Cumhuriyeti 29 Ekim’de kutlamak kolay. Asıl soru şu: Onu her gün yaşatabiliyor muyuz?
Bayramın üzerinden iki gün geçmişti ki Cumhuriyetçi Vatanseverler Partisi Genel Başkanı Serkan Öz, Ankara’daki aile işletmesinde TEM ekiplerince gözaltına alındı; iş yeri ve evi arandı. Gerekçe: “Erlik ile irtibatı nedeniyle ifadesine başvurulmak üzere.” Erlik, Adalet Bakanı hakkında iddialar içeren bir video yayınlayan ve videosu bir gün dolmadan erişime kapatılan bir YouTube yayıncısı. Öz’ün geçmişte onunla program yaptığı biliniyor. Bu kadar. Video yayınlanıyor, ertesi gün erişim engeli geliyor, akşamında da videoyu çekeni tanıyan bir genel başkan gözaltında. Adaletin başka dosyalarda bir türlü gösteremediği bu hıza hayran kalmamak elde değil.
Şerhim şudur:
Ceza sorumluluğu şahsîdir (TCK m.20). Erlik hakkında hangi iddia varsa, o iddia onun dosyasıdır, onu ilgilendirir. Biriyle program yapmak, tanışmak suç değildir; tek başına “irtibat” bir suç tanımı olamaz. Tanımak, tanışmak suçsa, bu ülkede gözaltına alınması gerekenlere nezarethaneler yetmez.
Gözaltı ifade almanın aracı da değildir. Kanun gözaltı işlemini zorunluluğa ve somut delile bağlar (CMK m.91/2). İfadesine başvurmak istediğiniz kişiyi çağırırsınız; gelmezse zorla getirirsiniz (CMK m.145-146). Adresi belli bir parti genel başkanının kapısına Terörle Mücadele ekibi göndermek hukuki bir zorunluluk değil, düpedüz gözdağıdır. Nitekim Serkan Öz, savcılıktaki ifadesinin ardından serbest bırakıldı. Kaçma şüphesi yoksa, delil karartma ihtimali yoksa, o gözaltı hukukun değil, korkutmanın gereğiydi.
Serkan Öz’ün siyasetine katılırsınız ya da katılmazsınız; mesele bu değil. Bir siyasi parti genel başkanına bunu yapabilen anlayış, sıradan bir yurttaşa neler yapmaz? Bugün “tanıyor” diye bir genel başkana uygulanan yöntem, yarın hepimize uygulanır. Cumhuriyeti 29 Ekim’de bayraklarla kutlayıp 31 Ekim’de bir siyasi parti liderini “irtibat” gerekçesiyle gözaltına alan anlayış, Cumhuriyetin tabelasını cilalar ama ruhunu nezarethanede bırakır.
Ben bu hukuksuz gözaltının altına imza atmıyorum, “Şerh düşüyorum!”.
Av. Arif Anıl ÖZTÜRK








YORUMLAR