Eylül geldiğinde markette kırtasiye reyonları, sokakta yeni ayakkabılı çocuklar, evlerde uyku saatini erkene çekme telaşı başlar. Yetişkinler için bu bir düzen değişikliği; çocuklar ve ergenler içinse çoğu zaman içten içe büyüyen bir gerilim demek. Danışanlarımdan dinlediğim kadarıyla bu gerilim genelde açık bir cümleyle değil, iştahsızlıkla, geceleri uzayan uyanıklıkla ya da “okumak istemiyorum” diye başlayıp aslında “yalnız kalmaktan, başarısız olmaktan, arkadaş bulamamaktan korkuyorum” diye biten bir cümleyle kendini gösterir.
Okula dönüş kaygısı, klinik bir tanı değil ama gerçek bir yaşantı. Kaynağı çoğunlukla üç başlıkta toplanıyor: belirsizlik (yeni öğretmen kim olacak, sınıf arkadaşları değişecek mi), ayrılık kaygısı (özellikle küçük yaş grubunda ebeveyninden uzun süre ayrı kalma), ve performans baskısı (notlar, sınavlar, “bu sene daha iyi olmalıyım” düşüncesi). Ergenlerde bu listeye sosyal kıyaslama ve aidiyet kaygısı da ekleniyor; kim kiminle aynı sınıfta, yaz tatilinde kimin nasıl değiştiği, sosyal medyada görülen “mükemmel yaz” paylaşımlarının yarattığı kıyaslama baskısı.
Peki bir çocuğun yaşadığı şey sıradan bir heyecan mı, yoksa dikkat gerektiren bir kaygı mı? Bedensel belirtiler önemli bir ipucu: okul öncesi günlerde tekrarlayan karın ağrısı, baş ağrısı, mide bulantısı; tıbbi bir açıklaması olmayan bu şikayetler kaygının bedene taşınmış hali olabilir. Davranışsal düzeyde ise huzursuzluk, sinirlilik eşiğinin düşmesi, uyku düzeninin bozulması ya da tam tersine fazla uyuma isteği, konudan kaçınma (okul çantasını hazırlamayı sürekli erteleme) dikkat edilmesi gereken sinyaller arasında.
Buradan itibaren ebeveynlere önerebileceğim yaklaşım, bilişsel davranışçı terapinin temel mantığından besleniyor: duyguyu geçersiz kılmadan, onu büyütmeden yanında durmak. “Canım hiçbir şey yok, endişelenecek ne var” demek, niyeti iyi olsa da çocuğa “hissettiğin şey yanlış” mesajı verir ve genelde kaygıyı azaltmak yerine çocuğu yalnızlaştırır. Bunun yerine işe yarayan cümle daha çok şuna benzer: “Okulun başlaması seni biraz geriyor gibi görünüyor, bu çok anlaşılır, birlikte konuşalım.” Duygunun adını koymak, onu kabul edilebilir kılar.
İkinci adım, belirsizliği azaltmak. Küçük yaş grubunda okul binasını, sınıfı, mümkünse öğretmeni okul başlamadan bir kez görmek; ders programını, kimin hangi günler okula bırakıp alacağını birlikte konuşmak, zihinde soru işareti bırakan noktaları somutlaştırır. Ergenlerle ise daha çok “bu sene neyi farklı yapmak istersin” sorusu üzerinden kontrol hissini geri vermek işe yarar; kaygının büyük kısmı kontrol kaybı hissinden beslenir.
Üçüncü olarak, felaket senaryolarını birlikte gerçeklik testine tabi tutmak faydalı. Çocuk “kimse benimle konuşmayacak” diyorsa, bunu tartışmadan önce sormak: “Geçen sene böyle bir şey oldu mu? Olursa ne yapabilirsin?” Bu, düşünceyi çürütmekten çok, çocuğun kendi başa çıkma kaynaklarını hatırlamasını sağlıyor — CBT’nin en temel araçlarından biri bu: düşünceyi kanıtla sınamak, sonra alternatif ve daha dengeli bir düşünceye yer açmak.
Uyku ve rutin de göz ardı edilmemeli. Okul başlamadan bir hafta önce uyku saatini kademeli olarak erkene çekmek, sabah kaosunu azaltmak, kaygıyı fiziksel düzeyde de hafifletir; yorgun bir beden, endişeli düşüncelerle baş etmekte çok daha zorlanır. Nefes çalışmaları da (dört saniye nefes al, dört saniye tut, altı saniye ver gibi basit bir ritim) özellikle sabah evden çıkmadan önce kısa bir sakinleşme aracı olarak kullanılabilir; küçük yaşta oyunlaştırarak, ergenlikte ise “bir denesen ne kaybedersin” çerçevesiyle sunmak kabulü kolaylaştırıyor.
Son olarak, ne zaman bir uzmana başvurmak gerektiği sorusu var. Okulun ilk birkaç haftasında yaşanan gerginlik büyük ölçüde beklenen bir uyum süreci. Ama bu tablo bir ayı aşkın sürüyorsa, çocuğun günlük işlevselliğini (yemek, uyku, arkadaşlık ilişkileri, okula gitmeyi tamamen reddetme noktasına varan bir direnç) belirgin biçimde etkiliyorsa, bir çocuk ve ergen ruh sağlığı uzmanından destek almak, hem çocuk hem aile için süreci çok daha yönetilebilir kılar.
Okula dönüş kaygısı, çoğu çocuğun büyüme sürecinde bir kez değil, defalarca yaşayıp atlattığı bir eşik. Ebeveynin görevi bu eşiği ortadan kaldırmak değil; çocuğun onu kendi başına, ama yalnız değil, geçebileceğini hissettirmek. Bazen en güçlü müdahale, bir çözüm sunmak değil, sadece yanında oturup “anlıyorum” diyebilmek.

YORUMLAR