Gözümüzü açtığımız andan itibaren yalnızca günü değil, görünmeyen bir duygusal yükü de sırtımızda taşımaya başlıyoruz: kaygıyı.
Kaygı bazen net bir sebebe bağlanabiliyor; iş, ilişki, para, sağlık, gelecek… Ama çoğu zaman nedeni bile tam belli değil. Sanki havada asılı duran bir gerginlik gibi içimizde yer ediyor. Sabah uyandığımızda yanımızda, gece yatağa girdiğimizde zihnimizde.
Kaygı artık yalnızca somut sorunlardan doğmuyor. Dijitalleşmiş bir dünyada yaşıyoruz; bildirimlerin, görüntülerin ve beklentilerin hiç bitmediği bir akışın içindeyiz. Zihin durmaya, susmaya ya da boşluğa düşmeye neredeyse hiç fırsat bulamıyor. Sürekli çevrimiçi olma hâli, yalnızca zamanımızı değil, dikkatimizi ve duygusal enerjimizi de parça parça tüketiyor.
Bu kesintisiz uyarılma hâli bedeni tetikte tutarken, aynı zamanda “bir şeyleri kaçırıyor olma” korkusunu (FOMO) da besliyor: geride kalıyor olduğumuz, yeterince yaşamıyor olduğumuz ya da başkalarının gerisinde kaldığımız duygusu sessizce içimize yerleşiyor. Böylece kaygı, geçici bir duygu olmaktan çıkıp gündelik hayatın arka planına yerleşen sürekli bir fon müziğine dönüşüyor — bazen fark ettiğimiz, çoğu zaman ise farkına bile varmadan taşıdığımız bir yük hâlini alıyor.
Sosyal medya ve dijital karşılaştırma kültürü, çoğu zaman mükemmelliyetçiliği de besliyor. Hata yapmamak, hep iyi görünmek ve sürekli daha fazlasını başarmak zorunluluğu ilk bakışta motive edici gibi görünse de psikolojik olarak yorucu bir baskı yaratıyor. Mükemmelliyetçilik, kaygının düşmanı değil; çoğu zaman yakın bir müttefiki haline geliyor.
Modern dünya hız, belirsizlik ve sürekli karşılaştırma üzerine kurulu. Bir yandan “kendin ol” denirken, diğer yandan sürekli daha iyi, daha başarılı, daha sakin, daha üretken olmamız bekleniyor. Bu çelişki, içimizde görünmez bir baskı yaratıyor. Kaygı tam da bu baskının duygusal karşılığı gibi çalışıyor.
Psikoloji alanındaki çalışmalar, belirsizliğin insan zihni için en zorlayıcı durumlardan biri olduğunu gösteriyor. Netlik olmadığında zihin otomatik olarak alarma geçer; sanki her an bir tehlike çıkabilirmiş gibi tetikte kalır. Bu durum kısa vadede koruyucu olsa da uzun vadede zihinsel yorgunluk ve gerginlik üretir.
Bugün birçok insan “aslında kötü bir şey yok ama içim huzursuz” diyor. Bu cümle modern kaygının özeti gibi. Çünkü kaygı her zaman büyük krizlerden doğmuyor; bazen küçük belirsizliklerin birikimiyle büyüyor.
Sorun, kaygının varlığı değil; ona verdiğimiz tepki. Onu susturmaya, bastırmaya ya da yok saymaya çalıştığımızda yük daha da ağırlaşıyor. Oysa kaygı bize bir şey söylemeye çalışıyor: yavaşlamamız, sınır koymamız ya da kendimize şefkat göstermemiz gerektiğini.
Günümüzün sessiz yüküyle baş etmenin ilk adımı, onu düşman gibi görmemek. Kaygıyı “bozulmuşluk” değil, insan olmanın doğal bir parçası olarak kabul etmek… Ardından ona mesafe koyabilmek.
Belki de kendimize şu soruyu sormak iyi bir başlangıç olabilir:
“Şu an taşıdığım kaygı gerçek bir tehlikeden mi geliyor, yoksa modern hayatın hızı, dijital baskısı ve mükemmellik beklentisinden mi?”
Çünkü bazen ağır olan dünya, biz değiliz.
Ve bazen yük, kaldırmamız gereken değil; paylaşmamız gerekendir.
Aleyna SEMERCİOĞLU & 18.01.2026







YORUMLAR