Bazı düşünceler vardır; gelir ve geçer. Bazılarıysa zihne takılır, tekrar tekrar geri döner. Kişi çoğu zaman bu düşüncenin mantıksız olduğunu bilir, hatta “Bunu neden düşünüyorum?” diye kendine kızar. Ancak düşünce gitmez. Aksine, bastırılmaya çalışıldıkça daha da büyür. İşte Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), tam da bu noktada kişinin zihniyle kurduğu yorucu mücadeleye dönüşebilir.
Toplumda OKB çoğu zaman yalnızca “temizlik takıntısı” ya da “düzen hastalığı” gibi algılansa da aslında çok daha karmaşık bir psikolojik süreçtir. Obsesyon dediğimiz şey; kişinin istemeden zihnine gelen, yoğun kaygı yaratan, rahatsız edici düşünce, dürtü ya da imgeleri ifade eder. Kompulsiyon ise bu kaygıyı azaltmak için yapılan tekrar eden davranışlar ya da zihinsel ritüellerdir. Kontrol etmek, tekrar tekrar emin olmaya çalışmak, saymak, temizlemek, dua etmek ya da zihinden belirli cümleleri geçirmek bunlardan bazıları olabilir.
OKB’de kişiyi en çok zorlayan noktalardan biri de düşüncelerin istemsiz ve kontrol edilemez şekilde zihne gelmesidir. Birçok kişi, “Madem bu düşünceyi istemiyorum neden aklıma geliyor?” diye kendini suçlayabilir. Oysa insan zihni tamamen kontrol edilebilir bir yapı değildir. Gün içinde zihinden yüzlerce, hatta binlerce düşünce geçer ve bunların önemli bir kısmı istemsizdir. OKB’de sorun, düşüncenin zihne gelmesi değil; kişinin o düşünceyi aşırı tehdit edici, anlamlı ya da kontrol edilmesi gereken bir şey olarak yorumlamasıdır. Düşünceyi bastırmaya çalışmak ise çoğu zaman paradoksal şekilde onun daha sık ve yoğun biçimde geri dönmesine neden olur.
OKB’nin en zorlayıcı taraflarından biri, kişinin çoğu zaman düşüncenin gerçek dışı ya da abartılı olduğunu fark etmesine rağmen bu döngüden çıkmakta zorlanmasıdır. Çünkü burada temel mesele düşüncenin içeriğinden çok, kişinin düşünceye yüklediği anlamdır. Bilişsel Davranışçı Terapi perspektifine göre, zihinden geçen her düşünce tehlikeli değildir. Ancak kişi bir düşünceyi “Bu düşünce aklıma geldiyse kötü bir insan olabilirim” ya da “Ya gerçekten olursa?” şeklinde yorumladığında kaygı yükselir. Kaygı yükseldikçe kişi rahatlamak için kompulsif davranışlara yönelir. Kısa süreli bir rahatlama hissedilir; fakat bu rahatlama, beynin o davranışı “işe yarıyor” olarak kodlamasına neden olur. Böylece döngü yeniden başlar.
Aslında burada zihnin kurduğu paradoksal bir sistem vardır: Kişi rahatlamak için yaptığı davranışlarla, farkında olmadan kaygının devam etmesine katkı sağlar. Örneğin ocağı kapattığından emin olmak için bir kez kontrol etmek doğal bir davranış olabilir. Ancak bu kontrol davranışı defalarca tekrar etmeye başladığında, artık sorun ocak değil; belirsizliğe tahammül edemeyen zihnin kendisi haline gelir.
OKB yalnızca davranışsal değil, aynı zamanda yoğun bir zihinsel yorgunluk da yaratır. Sürekli düşünmek, analiz etmek, emin olmaya çalışmak kişinin dikkatini, enerjisini ve günlük yaşam işlevselliğini ciddi şekilde etkileyebilir. Özellikle “Ya zarar verirsem?”, “Ya yanlış bir şey yaptıysam?”, “Ya kötü biriysen?” gibi düşünceler kişide yoğun suçluluk ve utanç duygularına yol açabilir. Bu nedenle birçok kişi yaşadıklarını paylaşmakta zorlanır. Oysa zihinden geçen düşünceler, kişinin karakterini ya da gerçek niyetini göstermez. İnsan zihni bazen tam da korktuğu şeyleri üretmeye eğilimlidir.
Modern yaşamın hızlanan yapısı, belirsizliğe tahammülün azalması ve kontrol ihtiyacının artması da bu döngüyü besleyebiliyor. Sürekli “emin olma” ihtiyacı, zihnin doğal belirsizlik alanını tolere etmesini zorlaştırıyor. Ancak psikolojik iyileşme çoğu zaman her şeyden yüzde yüz emin olmaktan değil, belirsizlikle yaşayabilmeyi öğrenmekten geçiyor.
Bugün birçok bilimsel çalışma, Obsesif Kompulsif Bozuklukta özellikle Bilişsel Davranışçı Terapi’nin etkili yaklaşımlardan biri olduğunu göstermektedir. Terapi sürecinde kişinin obsesyonlarını bastırmaya çalışmasından çok, düşüncelerle kurduğu ilişkiyi değiştirmesi hedeflenir. Çünkü iyileşme çoğu zaman düşüncelerin tamamen yok olmasıyla değil, onların zihindeki etkisinin azalmasıyla mümkün olur.
Zihin bazen bizi korumaya çalışırken kendi içinde yorucu döngüler yaratabilir. Fakat her düşünce gerçek değildir ve her kaygı mutlaka bir tehlikenin habercisi değildir. Bazen yapılması gereken şey, zihnin söylediği her şeye inanmak yerine ona biraz mesafeden bakabilmeyi öğrenmektir.

YORUMLAR