Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Feyzullah Turan
Feyzullah Turan

TARİH MAHKEME SALONLARI DEĞİL, LABORATUVARLAR OLMALIDIR

Bazen insanın aklına bir soru düşer. Yıllar geçer, o soru bir türlü yakasını bırakmaz.

Benim de yıllardır zihnimi meşgul eden sorulardan biri şudur;

Biz geçmişimizi, gerçekleriyle ne kadar biliyoruz?

Tarih kitaplarında yazılanları elbette okuyoruz, okuyacağız. Belgeleri elbette dikkate alıyoruz, alacağız.

Fakat bir belgenin varlığı, onun mutlaka bütün gerçeği anlattığı anlamına gelir mi?

Bugün, 21. yüzyıldayız.

Devletlerin arşivleri, istihbarat imkânları, teknolojileri, kamera sistemleri, adlî bilimleri, iletişim kayıtları var.

Buna rağmen daha dün yaşanmış bazı olayların bütün yönlerini hâlâ kesin olarak bilemiyoruz.

500-600 yıl önce yaşanmış olaylarda;

Yüzyıllar sonra yazılmış rivayetleri, söylenceleri, birbirinden farklı anlatımları veya mutlakiyetçi yönetimlerin yazdırdığı tarihleri “kesin gerçek” diye kabul etmek ne kadar doğru?

Söylemek istediğim, “Belgeye gerek yok” değildir.

Tam tersine…

Belgeye daha çok ihtiyacımız var.

Fakat belgenin yanında başka şeylere de ihtiyacımız var;

Akla, Mantığa ve dönemin şartlarını değerlendirme Cesaretine.

Bir olay hakkında belge yoksa, “Hiçbir şey konuşmayalım” demek de, “Kesinlikle böyle olmuştur” demek de doğru değildir.

Doğru olan;

*Belge ne söylüyor?

*Dönemin şartları ne söylüyor?

*Olaydan kimler ne kazandı?

*Kimler ne kaybetti?

*Başka kaynaklar ne anlatıyor?

*Anlatılanlar kendi içinde tutarlı mı?

Bütün bu soruları yan yana koyup ortak akılla düşünüp cevaplarını bulmaya çalışmaktır.

Benim tarih anlayışım;

Geçmişi yargılamak değil, anlamak, anlaşılır hâle getirmek ve toplumun terazisinde tartıya çıkarmaktır.

Bazı tarihçilerin yaptığı gibi Yavuz’u, Şah İsmail’i veya Osmanlı’yı mahkûm etmeye ya da kahraman ilan etmeye çalışıp tarihçiliği zihniyet hizmetkârlığına dönüştürmek değildir.

Onların yaşadığı çağ ile bizim çağımız;

O günün teknolojisi ile bugünün teknolojisi;

O günün yönetim ve arşiv anlayışı ile bugünkü anlayış arasında çok büyük farklar olduğunu bilerek değerlendirme yapmalıyız.

 Orta Çağ’ın veya Yakın Çağ’ın karşı karşıya kaldığı tehditler, imkânlar, inançlar, devlet anlayışları ve dünya şartları ile milenyum çağının şartları birbirinden çok farklıdır.

 Tarihçilerin görevi;

Geçmişi bugünün ölçüleriyle mahkûm etmek değil, ne yaptıklarını, neden yaptıklarını ve sonuçlarını anlamaya çalışarak tarihi bir mahkeme salonları değil, geleceğin karar vericileri için bir laboratuvar hâline getirmektir.

Geçmişteki başarılar, hatalar, yanlış hesaplar ve doğru sezgiler burada incelenmeli, geleceğe ışık tutacak dersler çıkarılmalıdır.

Bir devlet adamının aldığı kararın doğru veya yanlış olduğunu yalnızca sonucuna bakarak değerlendirmek kolaydır.

Asıl mesele, kararını verirken;

*Hangi bilgilere sahipti?

*Neyi biliyor, neyi bilmiyordu?

*Kimlerin etkisi altındaydı?

*Hangi ihtimalleri göremedi?

İşte geleceğin yöneticileri için gerçek ders burada saklıdır.

Çeyrek asırlık yakın tarihimize bakıp; Bugün, olayların üzerinden 5, 10, 15 ya da 20 yıl geçmesine rağmen farklı belgeler, farklı tanıklıklar ve farklı resmî değerlendirmeler ortaya çıkabiliyor.

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefatı etrafındaki tartışmalar bunun çarpıcı örneklerinden biridir.

Bugün hâlâ bazı soruların cevapları üzerinde toplumun tamamının mutabık olduğunu söyleyemiyoruz.

10 yıl sonra yeni belge ve bulgular ortaya çıkarsa, bugün kesin konuşanların hükmü değişirse,

Tarihçi, “Benim dönemimde böyle kabul edilmişti.” mi diyecek?

Hayır, yeni belge geldiyse, yeni değerlendirme yapılmalıdır.

Devlet aklının da böyle olması gerekir.

Bir dosyanın kapanması, gerçeğin sonsuza kadar kapandığı anlamına gelmemelidir.

Yeni bilgi varsa yeniden bakılmalıdır.

Çünkü devletin büyüklüğü, hiç yanılmadığını söylemesinde değil; yanılmış olabileceğini kabul edip gerçeğin peşinden yeniden gitmesindedir.

 

Bizim tarihimizde böyle okunmalı;

Türklerin İslamlaşmasından sonraki tarihimize baktığımızda da aynı yöntemi kullanmalıyız.

Türkler, Araplar ve Farslar birbirlerinden etkilenmişlerdir.

İslam medeniyeti ortak bir medeniyet alanı oluşturmuştur.

Bu büyük medeniyetin içinde Türklerin de, Arapların da, Farsların da çok büyük katkıları vardır.

Fakat kültürlerin birbirine karışması, bir milletin kendi tarihinden vazgeçmesi anlamına gelmez.

Bizim yapmamız gereken;

“Şu Türk’tür, şu değildir.”

diye insanları etiketlemek değil; hangi dönemde hangi kültürün, hangi düşüncenin ve hangi siyasi anlayışın ağırlık kazandığını anlamaktır.

 

Bektaşi, Türkmen, Gazi, Derviş, Ahî, Medrese, Saray, Alevi, Sünni ve daha niceleri… Bunların hepsi tarihimizin farklı damarlarıdır.

Birini öne çıkarırken diğerini yok saymak yerine bütün resmi görmeye çalışmalıyız.

Çünkü tarih tek renkli değildir.

Son söz;

Amacım, tarihçilerle yarışmak değildir.

*Anlatılanı dinlemek,

*“Acaba?” diyerek düşünebilmek,

*iddialara hemen doğru dememek,

*Belgelenmesi zor diye ihtimalleri “komplo teorisi” diyerek çöpe atmamak.

 

İnsanlık tarihi boyunca birçok gerçek, ilk söylendiğinde yalnızca birer ihtimaldi.

Elbette her ihtimal gerçek olamaz.

Ama her ihtimali susturmak da doğruya giden yolun önünde bir set oluşturmaktır.

Geçmişe bakmanın üç ölçüsü;

BELGE, AKIL ve VİCDAN…

*Belge yoksa ihtiyatlı olalım, varsa sorgulayalım.

*Geçmişi bugünle yargılamayalım.

*Adil ve Vicdanlı olalım.

Bizler, geçmişin hâkimi değiliz, olamayız.

Geçmişten geleceğe emanet taşıyanız

Tarih bize şunu öğretmektedir;

Geçmişi değiştiremeyiz ama geçmişi nasıl doğru okuyacağımıza karar verebiliriz.

O kararda geleceğimizi değiştirebilir.

ESEN KALINIZ.

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER