Kışın kasvete çalan bu esintili sabahında oturmuş balkonda çay içiyorum. Ne hikmetse son zamanlarda erken kalkmak bende bir alışkanlık oldu. Artık yeşilini, sarısını kaybetmeye başlayan ağaçlar ve çiçeklere gelen kumruların ürkek ürkek bakışları, belli belirsiz çocuk sesleri, kahvaltı telaşı, kahve kokusu, arka planda Dario Moreno…
Sabahın, serinlik ve sessizlik, enginlik ve dinginlik zamanlarında en fazla yaşadığım veya içinden geçtiğim kentleri düşünürüm. ‘Çelişkilerin Başkentleri’, faydasız ilişkilerin öbeği. Şişmanı zayıf, kısayı uzun gösteren sirk aynalarının adı konulmamış fenomeni, maskeli balo geçidi…
İzmir, Balıkesir, Ayvalık, İstanbul, Ankara, memleketim Antep ve daha nereler!…
Az sayıdaki mutlu azınlığın çizdiği arsızlık tablosuna, şirinlik muskası gibi asılmak istendiğimiz, çok sayıda mutsuzun, “mış” gibi yaptığı; bazı şeylerin haddinden fazla gerçek, bazılarının anlatılamayacak kadar kirli olduğu ergen metropollere takılır kafam!
‘Tantalos İşkencesi’ ile yaşayıp giden sessiz yığınları yönetmek için her sabah yeni bir “model” yaratma çabasının alkışlanmasındaki eller değildir patlayan…
Su toplayan ve irinlenen aklımız ve kalbimizdir oysa…
Yöneten mi kafasını kuma gömmüştür, yoksa yönetilen mi?
Sahte cennet yaratmak bir talep midir, yoksa dayatma mı?
Senin, emeksiz mutluluğun mudur acaba beni mutsuz eden?
Bir dolu çetrefilli ama susularak cevap verilen kelimesizliğin kentleridir o bir dolu anlam yüklenen!
Manevi gettoların, mottosu olmuyor oysa.
Kafadan koparılmıştır bir kere iradenin ve cesaretin gücü!
Ne derler, “yoksulun yüzü, soğuk olur!”
Orospularının bile aç kaldığı zamanları vardır buraların…
Görgüsüzlük, seviyesizlik, liyakatsizlik, yalakalık artık yadsınamayan birer kartvizittir ahlaksızlığın sahte cennetinde!..
Şehir efsaneleri bile kimvurduya gider, bir daha gelmez.
“Kral çıplak” diyecek olursanız, taşı atacak olanlar hemen hazırdır!..
Bir avuç mutlu azınlığın yarattığı sahte cennetlerdir umarsızca adımladıklarımız.
Refik Halid Karay anlatır: Abdülhamid devrinde, ozanlar Kerem ile Aslı destanını anlattığında aşkın sonu vuslatla bitmeyince intihar vakaları yaşanır. Bunun üzerine bir ferman yayımlanır. Artık hikâyenin sonu ‘mutlak kavuşmayla’ bitecektir.
Kerem ile Aslı’yı yakıp kül eden halk âşıklarının da vallahi kellesi gidecektir. Bu yüzden halk âşıkları ikiye ayrılır.
Sonuçta kelle korkusu ağır basar.
Hikâyeyi, kavuşmayla bitirenlere ‘Kerem’i öldürmeyen âşıklar’ denir.
İşte başımıza ne geliyorsa bu “Kerem’i öldürmeyen âşıklar” yüzünden geliyor.
Bizimkisi boş bir kavuşma hikayesi…
Ne diyordum ben, Dario Moreno mu?
NOT: İlk yazım bu siteye. Okuyan herkese Gaziantep’ten selam olsun…









YORUMLAR